15 Eylül 2013 Pazar

Entellektüel Düzey


Bir şeyi çoktandır bulmuş olmak değil, bir şeyi soruyor olabilmek önemli.
Toplumsal entellektüel düzey daha çok neye ihtiyacımızın olduğunun ifadesidir.

Eldeki devasa entellektüel aygıt, birikim kendiliğinden konuşmaz, yeni bir şey söylemez.
Söylenmiş ve alıcısı olmayan söz  de söylenmemiş sayılmaz. Evet.

Bir şey söylenmemiştir, ancak, sorusu geldiğinde cevabı mayalanmaya başlar. Söylenmemiş de söyleneceklerin, söylenebilirliğin, söylenip de gün ışığına çıkamamışların kapsamı altındadır çoğu kez.

Hakikat sorusunu beklemez, bir zorunluluk olarak. Her hakikat iddiasının bir sorusu vardır.

2 Ekim 2012 Salı

Felsefe Açık Diskur ve Etkileşim İşidir!


Eleştirel bir duruş, kendini gözden geçirme olarak "felsefenin kendisine dönmesi/yönelmesi"ne itiraz edemeyiz. ”Kant'a dönüş” (hattâ ”Hegel'e geri dönüş!”) şiarının karşısına Husserl’in   ”şeylerin kendisine dönüş!”ü çıkarmasındaki hakîkat iddiasını da gözden kaçırmadan!

Felsefenin yapması gereken şey  "hayatın, görüngülerin kendisine dönüş" olmadığında bir içe kapanışın, hakîkati ideolojiye feda etmenin, hayat ve hakîkatten gelen eleştiri ile sınanışa kapanmanın önü açılır. Hayatın kendisine dönmeyen bir felsefe kısa sürede hakîkat kaybına uğrar, hakîkat iddialarını yitirmediğinde iddiaların ayrışmış çeşitliliğini yitirir.

Modernizm'in savunulması, korunması meselesinin felsefenin geleceği ile örtüştürülmesindeki ”modernizm” ile kasıt ”modern eleştirel demokratik diskur”un temelleri ise pek fazla itirazım olmaz. İşin doğrusu, Modernizm'in bir paradigma olarak tartışma konusu edilmesi olsa da.

Modern Diskur'un savunulmasının evrenseller-nominalia tartışmasına denk düşen tartışmaya da atıfta bulunması anlaşılır bir şeydir. ”Universalia”, evrenselleştirilebilir genel kavramlar, cümleler olmadan içinde eleştirel alışverişte bulunabileceğimiz, söz söyleyebileceğimiz ve düşüncenin çeşitlenebileceği diskurdaki eleştiri cezbedecek narrasyonları, önyargıları, hazır bulunan lafzı da kaybederiz kendisinden yola çıkılabilecek doğrular/eğriler kadar.

Modern  Diskur'un toplumsal, beşerî bilimlere ve doğa bilimlerine yazdığı kanunlu ilişkiler ve bilimsel bilginin bütün zamanlar için hakikikat açıcılığı sorunlu anlayışlar. Bilimsel bilginin ilerlemeli ve ilerlemeci modelinin bilimsel bilginin "bir kereliğine tüm zamanlar için"liği yanılgısını içten frenlediğini de unutmamamız gerekir. Modern bilim anlayışının içinde çeşitli pozitivizmler ve envai türlü pozitivzm eleştirileri (yerleşik/immanent?)dir. Modernitenin çeşitli sorunlarının modernizmin içinde de çözülebildiğini ifade etmemiz de hakkanî olacaktır.

Modernizm'in içinde de bilimlerin paradigmatik yapısı görülebilmiş durumdadır. Bu, modern olanın zorunlu olarak çıkaracağı sonuç'tan çok varolan eleştiri ile ilişkide şekillenen bir kavrayıştır.

Bilimlerin dönemselliği, zaman ve mekânsal sınırlılıkları, tarihsel ve dinamik oluşları tabii ki modernizmin bir gerekliliği veya eseri olarak ortaya çıkmadı. Modernizm zaman mekân tarihsellik, otorite ve önyargıdan koparılmış bir bilim anlayışının peşindeydi.

Otorite, intersubjektif ölçü ve gelenek eleştirisinin bazan bilimin ruhban sınıfını yaratılmasına, bazan bilimin otomatiğinin otorite ile yer değiştirmesine, 1984'ler, "Cesur Yeni Dünya"lar, Hiroşima'lar, kitle imha silahlarıyla siyaset, terör dengesi teorileri, Moskova Mahkemeleri gibi uzanımlarının abartılı olduğunu varsaysak bile popüler kültürel hegemonyaya ve içi boşalmış, estetiğinden ve gerçekliğinden koparılmış hayat tarzlarına yol açtığını unutmamak gerekir.

Habermas Modern Projeyi ”yarım (bırakılmış) proje” olarak görür ve tamamlamak isterken ”batı dünyası” ile ”diğer dünya” arasındaki evrenselleştirme sorunlarına takılır. Habermas'ın  ”Onların bizden öğrenecekleri olamaz mı?” iddiası ile Gadamer’in ”karşı tarafın bize bir söyleyeceği var!” düşüncesi burada modern-eleştirel diskur ile hümanist-eleştirel diskur’un ayrışma hattını oluşturuyor.
Bizde Hümanist Gelenek ile Aydınlanma Düşüncesi özdeşleştirilirken Modern Felsefi Diskur’da bu alanda bir ayrışma yaşanıyor. Hem Hümanist Gelenek'le hem de Modern Felsefi Düşünce ile geleneksel bağlarımızın olduğunu düşünmekle beraber Modern Diskur’un bir kontra-transfotmatif bir kavramsal model olarak alındığını, düşüncede belli bir sömürgesellik pozisyonu içerdiğini, batının tarihsel gelişim gerçekliğini algılamada, batının gerçekliğinin hakikatînin relativizasyonunda sorun yaşadığını düşünüyorum. Everenseller hem herkese açık ve herkes için, tarih karşısında herkes eşit, hem de tersi geçerli: ”Batı'nın süreçlerini yaşarsan doğal, hakiki ve evrenselsin!” yanılsaması. Batı’nın kriterleşmesi tarihten öğrenmeye değil, tarihsiz bir ideolojiye kapı açıyor.

”Roman en ileri edebî formdur!” önermesi bile batı merkezli bir anlayışın tartışılmamış dayatmasıdır. Yanlışlanmaya kapalı, ideolojik bir dayatma, projeksiyondur. Neden mesnevi değil de roman? Şahıslar, iç dünya, bireysellik; düz yazı - şiir; yazımerkezci ve sözmerkezci gelenekler; doğu ve batı üzerine kuramlar pozitivist olmayan, eleştiriye açık sosyolojik bir ilerleme anlayışına ve sokratik diyalog modeline izafeten kurcalanamamış durumda. Metinde sabitlenmiş ile değil, konuşma ya da diyalog içerisinde ilerleyen bir anlaşma hareketi içerir anlama. Yani yazılı da olsa söz bir tartışma süreci gerektirir ve sorunun önceliği, sorunun cevabını arıyor ya da buluyorluğunun önemi buralardadır.

Modern’in kaybı ile dünyanın irrasyonalizasyonu arasında bir paralellik, korrelasyon ya da ilişki varsa Modern’e sahip çıkma kaygısı anlaşılabilir bir kaygıdır. Modern hem en kapsamlı, karmaşık ve olgun modelleriyle eleştirilmeli; hem de modernizmin paradigmal yapısı ihmal edilmemelidir. Felsefi Yorumbilgisi gibi gelenekler modern olanı indirgemez, ideolojiye dönüştürmez; ideolojiye dönüştüğünden eleştirir, tıpkı eleştirel modern felsefenin yaptığındaki gibi.

Adorno ve Horkheimer'in kaygıları Habermas'ın İletişimsel Eylem Kuramıyla henüz dönüştürülmüş, çizigisine çekilebilmiş değil. Habermas ile modern projenin tamamlanabilmesinin epey sorunlu olduğunu gördük, elbette başka çabalar da olacaktır, öncelikle Habermasın aşılması kaydı ile. Aydınlanmanın Diyalektiği’nin naif bir kaygıdan yola çıkmadığını bize zaman gösterdi. Modernizm'in kazanımları (ki bence bunlar açık demokratik diskur, yanlışlanmaya açıklık, parlementer demokrasi vb) terkedilmeden, reddedilmeden Modernite’nin yanlışlarını aşarak ”ilerlemek” düşünce geleneklerinin her yöndeki akla yatkın akışlarının ifadesi olacaktır.

Bugün Modernizm'in eski bilim modellerinin peşinden gitmemesi reel bilim pratiklerinin eleştiriye açıklığıyla da alâkalı. İlkel bir modernizm eleştiriden geçmiş bir modernizmle artık pek benzeşmiyor. Jakoben, tepeden inmeci ilericiliğin, ya da sosyal darvinist bir sömürgeciliğin, otoriter ilerlemeci ideolojinin Kant sonrası aydınlanmacılıkla pek alâkası yoktur, ayırt etmek gerekir. Kant sonrası aydınlanma ile aydınlanma felsefesinin ilk biçimleri arasında dağlar kadar fark vardır.

Modernizm iddiaları özgün, otantik, saf, bozulmamış bir modernizm'in ifadesi değil, çeşitli modernist duruşlar var ve bunlar diğer düşüncelerle karşılaşmış, etkileşmiş duruşların ifadesi. Karşılıklı söyleşebilen, konuşabilen, birbirini eleştirebilen, tartışabilen geleneklerin varlığı ve etkileşimi sanıldığından daha belirleyici.

"Artık yeni şeyler söyleyemeyiş"i üzerinden felsefenin kendisini konu etmesi, ele alması, kendisini gözden geçirip eleştirmesi elbette doğru yöntemini buldukça hakikatle örtüşen büyülü ve büyüleyici bir teoriye dönüşün değil; bir praksis felsefesine, fronesis’e yönelimin ifadesi olacaktır. Modern dönemin abartılı ve yukarıdan aşağıya buyuran; hayatı, hayat tarzlarını ve praksisi belirleyen teori anlayışına demokratik, insanî, hakîki ve hakîkatli bir itiraz olarak. Gerçekliğimizin hakikatinden konuşma ve iddiada bulunma olarak, yeniden!

18 Nisan 2012 Çarşamba

Öyle ise Öyledir!


Öyleyse öyledir. Böyleyse böyle.

Nasıl ise öyledir, ne ise o olacak olan.

Doğru anlama yoktur: Her anlama geç anlamadır, geçici anlamadır. Yanlış anlaşılmaya itiraz, demediğini söylememiş olmak içindir. "Sorumluluğunu üslenmeyeceğim, savunmayacağım sözü kimse ağzıma koymasın"dır.

Her anlamanın geç anlama oluşunda da, bir başka yerden anlayışa göre yanlış anlama olabilmesinde de sorun yok. Anlama zaten budur, bundan ibarettir. Anlama, anlamanın kapısını açar. Anlayan anlaşılandan, anlaşılan mevzu üzerinde daha ileride olsa bile, anladığının içeriğini boşaltamaz, tüm zamanlar için sabitleyemez. Anlaşılan yorumdan ibarettir. Uygulanan da.

Anlama özel değil kamusaldır, yazıda çivilenen değil, konuşmayla kendisine hareket edilen anlaşmadadır.

Anlaşma imkânı paylaşılanın, bölüşülenin, sırt dönülenin, çarpıtılanın dünyasındadır.

"Yanlış anlama" çarpıtma olduğunda sorunludur, doğru anlama zaten yoktur, olsaydı da sabitlenemez, avuçta tutulamazdı.

Çarpıtma, öznelliğin masumiyet ifadesi de olabilir, tartışmaya kapalılıkta, dayatmada yitirilebilecek bir masumiyetin. 

Anlama, tartışmaya kapalı olduğunda tahakküm eder nesnesine. Nesnesini "Onun bana bir diyeceği var!"dan görmek, söyleyeni kendi sözünün otoritesi görmek "Ona bir diyeceğim var, Onun da benden bir öğreneceği olamaz mı yani' den farklıdır.

Dinlediğimin, okuduğumun bana bir diyeceği var!

"Söylediğin budur!" doğru anlama iddiasında bulunan bir yanlış anlamadır. Hiç bir yanlış anlama "bu bir anlama değildir, bu bir yanlış anlamadır!" demez.

Yanlış yorumu dışlayan, yanlış yorumdaki "doğru"dan, yanlış yorumla ulaşılacak "doğru"dan kaçıştır.

Doğrudan kaçış, sabitlenecek, sonuçlanacak, bitirilip tüketilecek olandan kaçış değildir: "Evet bunu söylüyorum!"dan, doğrulamadan, başkasını onaylama'dan kaçıştır.

Ve kaçış yüzleşmenin gölgesinden yaratılmıştır.

İnsanî olan, insanîdir.

21 Mart 2012 Çarşamba

"Örf ve Adetlerin Gereksizliği" İddiası

Diyelim ki örf ve adetlerin gereksiz olduğunu düşündük ve defteri kapattık.

İkinci bir soru derhal ensemizde bitecek, ayaklarımıza dolaşacaktır: "Örf ve Adetten kurtulmak mümkün müdür?"

Gelenek, gerekçelerini ve temellerini bugünkü duruşumuzdan doğruluğu sınanmış olarak çıkaramayacağımız tarihî ve toplumsal tecrübenin eseri, birikimidir. Gerekçesini ve nasıl temellendireceğimizi bilmediğimiz ya da yanlış temellendirdiğimiz her kurum yanlış, hatalı, kusurlu değildir. Hem yorum hem de gündelik uygulama olarak kendisini anlayışımızda bir kusur olabilir.

Gelenek bildiğimiz, geleneğin zaman ve mekâna bağlılığımızla aydınlattığımız veya aydınlığa çıktığı yorumlanmış, uygulanmış halidir.

Geleneklere hakim olabilmek ve topyekün eleştirebilmemiz için kendisini ve hayatını yorumlayan varlık olmamamız gerekir. Yorum tarihseldir, anlama ufkumuzla sınırlıdır, yorumlananın ta kendisi değildir anlam olarak elimizde olan.

Gelenek kendisini esir almaya, indirgemeye, tüketip kurtulmaya çalışan bir ufukta değil, açık bir ufukta eleştiriye tabi tutulabilir. Bu eleştiri de topyekün eleştiri değil, insanın kendisini ve ufkunu düzeltmesi, genişletmesi biçimindedir. Daha geniş bir anlama ufkundan, olgunluktan, daha ileri bir zaman ve mekâna yerleşiklikten sınanmakladır. Sınamak (karşılıklı) sınanmaktır.

İnsan yeniden yeniden değerlendirir düşüncesine tema edindiğini. İleri bir zaman olay zincirlerini ya da konuyu bir biçimde kavratacak şartları ortaya çıkarabilecektir. Her ileri nokta her anlamın sırayla kendini ele verdiği nokta değildir. Anlama geleceğe ve geleceğin imkânlarına açık bir süreçtir.

Hem ele aldığımız hiç bir zaman için ele alınanın kendisi, tamamı; tamamlanmış, bitmiş hali değildir. Hem de ele alışımızın ele alışların en mükemmeli, doğrusu, en kapsamlısı olduğu iddiasında bulunma imkânı ya da hakkı bize bahşedilmemiştir.

Örf ve adetleri kutsallaştırmayı, onlara tapınmayı eleştirme başkadır, örf ve adetleri gereksiz görme işi başka. Gereksiz görüp kendinizi "kurtulmuş" ilan ettiğinizde geleneğe esaretiniz başlar.

Geleneğin hikmeti kutsanmasında veya yadsınmasında değil, düşünmeyi, sorumlu yaşamayı şiar edinmiş tevazûnun, fanîliğin yorumlama, anlama ve anladığını nihaî yorum görmeme kapasitesi ile buluştuğunda kendisini ele verir: Bir yerde, bir zamanda anlaşılan hakikat sulanmış hakikat değildir, gerçekliğimizin hakikatidir, verimli ve açık bir ufkun yeşermesidir.