13 Kasım 2011 Pazar

Soğuksavaşın Tıbbiye Kolu, Akıl ve Zekâ Üzerine Not

Birisi Mamak Askeri Cezaevinde diğeri Cerrahpaşa Tıp Fakültesinde görev yapmış iki hekimin, iki tıp profesörünün mahkûmlar, işkence mağdurları üzerine hazırladıkları araştırma raporlarını ve bildirileri okuyorum.

Okuduğum ilkel bir psikiyatri, sosyal interaksiyonun farkına varmamış bir sosyalleşme anlayışı, külüstür bir kriminoloji ideolojisi, inceliği olmayan fikir yürütmeler ve cehalet, derin ve ukalâ bir cehalet.

Mahkûmların zekâ kıtlığı üzerine yazmış birisi. Ötekisinin kast anlayışını andıran bir doğuştan suçlu-suçluluk tezi var gibi görünüyor.

Okuduklarımda ilgimi çeken, bu şahısların kriminolojiye verdikleri önemi kendi bilim dallarına vermemiş oluşları. Tıbbî deontolojiden habersiz ve dünya hallerine karşı dokunulmaz taraftan olduklarından haberdar edici bir havadalar. Ahireti var mı bu muhafazakârlığın? Varsa nasıl bir ahiret, dünya yargısı umurlarında olmadığına, kendi doğrularını mistifisize edebildiklerine göre?

Psikiyatrinin alanında kimbilir kaç ”bilim adamı” bu şahışsların rehberliği ve koruması altında yetiştiler. 12 eylül sonrası psikiyatri, psikanaliz ve kriminoloji metinlerine göz atmamız ve eleştiriden geçirmemiz, birileri eğer bilim yapabildilerse onların da hakkını verebilmemiz gerekiyor.

Baskı altındaki bireyin davranış biçimlerini, kapanışlarını, içe dönüşlerini farkedememiş olmaları işkence mühendisliği yapmadıklarını ancak, ”ideolojinin” hekim hırkası giymiş komiserleri olduklarını gösteriyor. Mahkûmların kaderleri üzerine söz haklarının olduğunu düşünmeleri, adaletin kurumlaşması ve gerçekleşmesi süreçleri üzerinde kafa yormamaları kriminolojik ilgilerini psikiyatrinin alanına çektiklerini açığa vuruyor. Bir bilim dalı, alanı değil, bir revir ve vesayet olarak psikiyatri!

Benzeri bir dünyayı toplama kampları dışında bir bağlamda da düşünmek isteyenlere "Frances"i izlemelerini salık veririm.

Mamakta görev yapan, şimdilerde profesör olan kişi, zekâ üzerine ahkâm keserken, aynı cezaevinde tecavüze uğramış 30 küsür genç kızın bulunduğunu farkedebilecek bir zeka derinliğine sahip değil. İnsanların acılarını yüzlerinden okuyamayan, zekâlarını okuyup ölçebiliyor kanaatinde.

Farketmemezlikten gelişler ise bazı biçimleriyle birilerince uyanıklık olarak görülebilse de zekâ işi değil. Bahsettikleri akılsız bir zekâ olmalı! Akılsızın sorumluluğu da, vicdanı da olmaz. Görmek, anladığını ve bildiğini insanlıkla, hayatla hakikatle düzeltmek insanlıkta karar kılmışlara mahsustur. Kapısı insanlaşmaya açık olanlara.

Onlar belki de bunu yarım yamalak kavradıklarından mahkûmları tımar etme derdindeler. Oysa kendilerinde adaletin herhangi bir anlamıyla sorumluluk duygusu yok. Ezberlerini delebilen, deşebilen hiç bir hakikatten gelecek ışığa açılmış perde yok.

Karşılarında aç, eziyete uğramış, ele verilmiş, arkadaşlarını ele vermiş, direnmiş, direnmekte olan, orada niçin bulunduğunu anlayamayan gecesi gündüzüne karışmış, doğrusunu da eğrisini de anlatmaya tereddütlü bin bir insan var.

”Hayvanlarla ilişkiye girdiniz mi?” diye soruyorlar, ”babanızdan sopa yediniz mi?”.

Evet, ahlâksızlık akılsızlığın en derin formu!

2 Kasım 2011 Çarşamba

Tombilikus Dombiliks Notiksus Araştırmaları Enstitüsü Kuruldu!

Tombilikus Dombiliks Notiksus Araştırmaları Enstitüsü faaliyete geçmiş bulunuyor.

İlk araştırma raporu sosyolingvistik'in alanında, Tombilikus Dombiliks Notiksus'un dil bilinci üzerine fenomenolojik bir çalışma.

23 Ekim 2011 Pazar

Bir Düşünce Deneyi: "Tekrar Dünyaya Gelseydim"

Tekrar dünyaya gelebilseydim şimdiki tecrübemi unutmuş olarak gelecektim. Unutmuşluğun her hangi bir anlamında.

Şimdiki tecrübemi devreye sokabiliyor olmayacaktım.

Tecrübemi devreye sokabilseydim dahi, tecrübe geçmiş üzerine bir tecrübe olacaktı, şimdiki kadar gelecek üzerinde hakim olabilecektim. Hakim olmanın anlamını açık bırakarak.

Şu anki halimle dondurulup uyandırılma gibi bir şey dahi olsaydı tekrar dünyaya gelme, hafızamla, sorumluluklarımla beraber, daha değişik insanlarla, daha değişik bir zamanda birlikte olacaktım.

Oysa "tekrar dünyaya gelmek"le kastımız çoğu kez, aynı hayatı baştan alabilmekten ibaret.

Aynı hayatı baştan aldık diyelim: Şimdiki aklmız, şu anki reddetmek üzere olduğumuz hayatın ürünü. Bu aklıi tecrübeyi, geçmişi bırakıp, yeni bir geçmiş sahibi olmak için geçmişe dönmek istiyoruz. Oysa bırakmak istemediğimiz aklımız eski geçmiş demek istediğimiz bir geçmişin ürünü.

Hayatımızdan memnun değiliz diyelim. Memnun olmadığımız hayatı düzeltebilmek için memnun olmadığımız hayatın ürünü bir aklı, bilinci, tecrübeyi korumak istiyoruz. Aklımız ve tecrübemiz sıfırlansa, neyi yeniden yaşayacağımız, neyi yaşamayacağımız, bugünden daha iyi bir noktaya gelip gelmeyeceğimiz belirsiz.

Diyelim ki bugünün aklıyla sıfırdan alabildik hayatı. Eski yanlışlarımızı düzeltmeye başladık. Düzelttiğimiz yanlışların bizi ve diğer insanları götüreceği yer şimdikinden farklı bir yer olacak. Yüz vermediğimiz birisiyle evlendik, başka okula gittik, bunlar olduğunda, dünyamız da, biz de etrafımız da başka olmaya başlayacak.

Yangınları, katliamları, kazaları engelledik. Peşinden geleceklerin ne olacağını bilmiyoruz ki. Gitgide, akışı düzeltmekten, bir bilinmeze doğru yol almaya başlayacağız. Gidişat hakkındaki beklentilerimiz ve bilgilerimiz tahmin ve çaresizlik duvarını aşmamıza yetmeyecek.

Hayatta öyle şeyler olabilir ki, onları durdurmakla gidilebilecek yer, herhangi bir bugün veya yarında gelinebilecek yerden iyi olabilir, iyi olduğu düşünülebilir. Öyle olduğunda dahi, genel sonuçlar daha olumlu geldiğinde dahi, o zamana başarıyla gelmiş olanların ayağının altındaki halıyı da çekmiş olacağız. Kötüler iyi olabilecek, iyiler daha talihsiz bir noktadan başlayabilecekler.

Kansere çare bulan, büyük bir savaşı engelleyecek birisinin annesi olacak bir kadınla evlendik diyelim. O çocuk dünyaya gelmeyecek. Böyle bir şey olduğunda, olan bir şey olmamış olacak. Diyelim ki reinkarnasyon doğru ve bu çocuk başka birilerinin çocuğu olarak dünyaya geldi. İçinde yetiştiği aile, ortam olmayacak.

Bir başkası aynı işi yaptı diyelim. Diyelim de, dünyaya geri gelme, hayatımı baştan başlatmasını dileme nedenimin onun dünyada olmasından ağır bastığını nasıl ölçeceğiz? Bu geriyesarış bizden gelen bir talepten dolayı ise. Elimizde olmayan nedenlerden dolayı geri sardığımızda filmi, bu bizim tercihimiz olmayacak.

Hafızamız, tecrübemiz bizde kaldığında da, hangi yaşta hangi yaşın aklını, kimliğini koruyor olacağız? İç yaşımızda yetmiş yaşın bilinci hakkani mi diye sormayalım haydi. İş kolaylaştırıcı bir şey mi, yoksa bir pranga mı olacak bize? yetmiş yaşın tecrübesinde bir iç yaşında bebek olduğumuzda, hatta dil bilmeden, dil uzmanları kadar ayrım yapabildiğimizde yaşımızın hakkını verebileceğimize emin olabilir miyiz?

Kimliğimiz, kişiliğimiz daha baştan başka bir kişiliğe doğru kayacak.

Doğuştan kazanılmış bir kişiliğimiz olduğunu, ömür boyu bununla devam ettiğimizi düşünmekteysek terbiye, tahsil, emek, çırpınma, onca olgunlaşma çabası niye?

Her şey "dünyaya yeniden gelseydim, yaptığım yanlışları tamir etmek isterdim" dememle başladı. Geleceğe yönelik yanlışlarımı değil, geçmişe yönelik yanlışlarımı geleceğe yönelik yanlış olarak düşünerek tamir etme durumu. Geçmişi tamir etmek ve başka bir bugünde olmak için bugünkü halime,  ihtiyaç duyarak.

Başka bir bugünü istemiyor olabilirim. Bugünkü dünyayı beğensem de beğenmesem de, geldiğim yeri kanıksayarak, kabullenerek sorumluluğunu üslenerek yaşadığımdan.

Bu sorumluluktan yola çıkarak, bu sorumluluktan kurtulmak isteyişim ilginç olan. Filmi geriye sararak geçmiş bir noktadan başlama işi o kadar küçük bir müdahale için olsaydı geriye dönüş için yeterli bir talep oluşturabilir miydi? Belki.

İnsanlar kaybettikleri ev anahtarı için bile geriye dönüş talep edebilir, iş insanlara kalsa, buna fazla kafa yormayalım. Önemli olan bu talebe olumlu cevap verilseydi ne olacağında.

Güzel bir kızla buluşma yerine kendisine araba çarpan yaşlı bir kadını hastahaneye götürmekten vazgeçmek değildi, hayatla ilgili pişmanlık noktaları buralarda değildi. Kabalık, hoyratlık, vurdumduymazlık hallerine karşıydı. Ama insan olgunlaşarak, yanlıştan öğrenerek incelmiyor mu?

Derdim, hastahaneye götürdüğüm tanımadığım yaşlı kadının yerine dünya güzeli ve iyisi bir genç kızla buluşma değil de, eğer genç kızla yaşlı kadını yüreğim burkularak birilerine emanet edip buluştuysam, yaşlı kadını hastahaneye götürüp genç kızı sokakta ağaç etmek, küstürmek için ise? Bu beni daha iyi bir insan mı yapar? Yaşlı kadını başkalarının insafına bırakıp gitmem bu kadar derin yara açmış olsaydı içimde, bu bir dersini almışlık da olacaktı. Oysa ben yaşlı kadını hastahaneye kaldırdığım için, böyle bir yaram yok. Sadece bir genç kızı incittim. Bir daha buluşamayacağım, haki anlatamayacağım. Adresi olmayan, nereye gideceğini bilmediğim. Ya da adresimi ve nereye gideceğimi bilmeyen. Onu o gün cuntanın siyasi polisi aldı diyelim. Ya da beni. Buluşmamız halinde olmayacak mıydı benzer bir aksilik? Sanırım olmazdı. Ama olabilir, oluyor. Herkese de olmuyor. Bazılarına hayat kolay. Bazıları için ise hayat adeta bir okul. Bundan mı şikayetçi olacağım.

Hayat bu, köprüler yıkılıyor, insan çanakkale savaşına gönüllü yazılıyor, bir bekleyeni olduğu halde. Bir yaralıyı evine alıyor. Bir düşmana su vermeyi insanlık biliyor, kendi dostlarıyla kötü oluyor.

Linç edilen bir devlet başkanını korumak zorunda kalan muhalifi de linç edilse onu bekleyen muhalif sevgilisi ne diyecek? Aferin mi diyecek? Demediği halde hep muhalif mi kalacak? hep muhalif kalacağı kınadığı halde?

Dünyaya ne yüz vermediğim güzel kızlar için dönmek isterim, ne elimde avcumdakileri küçümsediğim için. Reddetmek vazgeçmek insanlığın bedeli. Kimi arkadaşının aşkı, kimi komşunun göz diktiği iş, kimi başkasının evi. Kiminin canı kıymetli. Kiminin gözünde başka insanın beklentileri rüyaları yok. Ama senin var.

Sevilen bir insan olmak, yetenekli olmak, imkanları olması insanın, istediği okullarda okuması güzel bir şeydi. Bunlardan yararlanmadım sanması acı gelse bile bazan.

Ne zaman? Çaresiz kaldığını düşündüğünde, gelecek ürküttüğünde. Bunlar bazan olur. Olur ve geçer. Geleceği olan insan geçmişe takılmaz.

İnsanın feda ettikleri gerçekleşmeyen bir rüya için bile olsa, sevmediği bir insanın hakkını savunmak için de olsa, kazandığı kendisi. İnsanın kendiliğinden, kendisinden başka kazanabileceği nesi var acaba?

İnsanın insan olarak kazandıkları, kendisini insanlığa kazanış da. İnsan oluş toplumlu oluş, başkalarıyla oluş, insanlığı önceleyiş.

Hem o kadar ötekilik, ötekileştirme, başkası, başkalaştırma der insanlar hem de başkalarıyla birlikte oluşun, insanın kendisini gerçekleştirmesinin toplumsallaşma olduğunu telaffuz edemezler.

Ne kadar eksik olana, yalan yanlış olana özeniyoruz. Izdırabımız, insan olmaktan imtina ederek dindirilecek sanki.

Yanlışlı, bir şeyler kaybetmiş, belki hayattan koparılabilecek minimal şeyleri de kaçırmış insanlar olarak görebiliriz kendimizi. Ya hayat tecrübemiz, insana bakışımız, aklımız, fikrimiz, değerlerimiz, öğretebilecek, kurabilecek, inşa edebilecek olduklarımız?

Evet bir kümesim bile yok. Dünyalar önümdeydi. Reddettim. Bugün pişman olmak zorunda mıyım? Yaptıklarımdan bir kâr sağlamadım. Ama, kâr sağlamış olsaydım utanmaz mıydım?

Yoldan geçen kızları çukura düşürebilen delikanlılar da evde kalabiliyorlar, hapisten çıktıklarında. Dünya güzeli kızlar da dağa kaldırılıp oynatılabiliyorlar ömür boyu.

Evlerine döndüklerinde hiç bir şey olarak mı dönüyorlar?

Ermiş olan eski bir cellat.

Çöle düşen eski bir hükümdar.

Mazbutluğu vücutlandıran eski bir hayat kadını.

Eskiden yaptıkları için değil de, insanların haklarını savunduğu için içeri düşen zulme uğrayan bir işkenceci.

Ve tersi. Artık dünyanın meyvesini toplamaya kalkışan diğerkâmlar, insanlık timsalleri.

Eskiden "iyi bir hayat ideali" vardı, şimdi yok. Güzel bir kadınla dolaşmayan yiğit kendini başarısız sanıyor, yakışıklı bir delikanlıyla başbaşa kalamamış bir genç kadın kendisini affedemiyor. Hem bugün diyor insanlar, hem de kısa bir geçmişte takılıp kalıyorlar.

Kuttül Ammarede, Çanakkalede feda edilen sanki bir boşunalık için edilmişmiş gibi.

Açken el uzatmadığım ekmek benim ekmeğim asıl. Göz dikmeyerek edindiğim tok gözlülük. Faydalanmaya kalkmadığım insanlar benim insanlarım. El koymadığım servet, bana insanlık servetini veren.

Dökerek saçarak, acı çekerek, bazan çektirerek yaşadık. Ama başka bir hayat, kendi hayatımın dışında bir hayat yaşamak istemiyorum. Benden alacağı olanlarda alacakları bir şey bırakmamayı isterdim. İhmallerimi tazmin edebilmeyi. Bazılarından özür dilemeyi. Bazılarından özür veya teşekkür beklemediğimi söyleyebilmeyi.

Geri dönmenin değil, tecrübemin, hayat sahibi olmanın eserini verebilmenin rüyası olmalıydı kapımda beklettiğim.


(uykum gelene kadar yazdım. düzeltmedim.)

30 Eylül 2011 Cuma

Hemen Şimdi?

"An" sorumluluk anı.
"An" sanılan geçmişle geleceğin daralmış an'ı.
"Şimdi değilse ne zaman?" talmudik bir soru.
Kapkaç işi değil, "bugün/yarın ölecekmiş gibi" olmanın alanından.
"Hiç ölmeyecekmiş gibi"lik de bir hatırlatma, geleneğin hakikatinin temellerinden.

25 Ağustos 2011 Perşembe

Ayna Ayna Benden Yakışıklı Yorumbilimci Kim Var?

Eh felsefeciler için bluğ çağı geç gelir. Eflatuna kalsa saza kırkında başlamak lazım. Hele hele yorumbilgisinde altmışlarına merdiven dayamayanlara adam muamelesi yapmıyor kimse. O kadar takma dişli, göbekli, ununu eleyip eleğini duvara asmış, ama cin gibi meslekdaşlarımın içinde en azından foxtrot ve çaçaça faslında popüler olabildiğimizle övünürken İstanbul ve Alaçatı'nın çapkın ve hızlı yakışıklılarından Nohut Tatlıgöbek'in felsefe okumaya başladığının haberini aldık ve hasetten çatır çatır çatladık. Heyhat, artık Nohut var, Kardeşler!




(Yukardaki mutlulukmanyağı kedi benim öz be öz yeğenim Nohut'tur! Nasıl da Dayısına çekmiş namıssız!)

Metodoloji Üzerine Notlar: Kadınlara Yönelik Şiddet ve Cinayet İsatistikleri

Müthiş bir artış söz konusu. Faturanın hükümete kesilmesi ise verilere rağmen yanıltıcı çıkabilir.
Gazeteler açısından sorun yok ancak aydınların "korrelasyonlar"ı neden-sonuç ilişkisi olarak ele almaları sosyolojik açıdan büyük bir zaaf.

Artışları doğru yorumlamak için;

Polisin konunun üzerine daha çok gidip gitmediği,
Mahkemelerde yeni uygulamaların olup olmadığı,
İstatistiklerde sınıflama ve tasnifte bir değişiklik yapılıp yapılmadığı
Kanun değişikliklerinin etkileri ve benzerleri üzerinde de durmak, verileri elden geçirip yorumlamak gereklidir.

Muhafazakarlık endeksi diye bir şey olsa ve onunla aynı anda cinayetlerde artış olsa, bunun korrelasyondan öte bir şey olduğunu düşünsek bile yorumda önümüzde en az iki şık var: "Muhafazakarlık arttıkça cinayetlerde de artış gözlemlenmekte"; "Cinayetlerdeki artışa tepki muhafazakarlıkta patlamaya yol açıyor" gibi.

Kelebek sayısındaki artışla boşanma dalgasının denk düşmesi gibi korrelasyonların hesaba asla katılmayacak veriler içerdiğini de düşünmemize gerek yok: Erken sıcaklar, iklim değişikliği gibi ikisine de etkiyenleri bir üçüncüyü isteyen bir ölçüde hesaba katmayı deneyebilir.

23 Ağustos 2011 Salı

Kemalettin Tuğcu, Fazıl Nebil Alsan ve Katharsis

Kemalettin Tuğcu yeni nesiller ve özellikle kurgunun estetiğinden vesaire bakanlar için ne düşündürür bilemem.

Bizim kuşak için söz konusu olan "katharsis" idi. Üzerimizde çok çok olumlu etkileri oldu. Bize dünyalar bağışladı.

Zamanım yok, ilerde bizim kuşağı, Kemalettin Tuğcuyu nasıl algıladığımızı, bize "realist" geldiğini, "o dönemin ruhunu" yazmaya da çalışırım. "Yorumbilgisi"ne malzeme olacak kadarı ile. "Eleştiriler" kapalı.

Türkiyede de çalışmış Auerbach'ın magnum opus'u Mimesis'e ve Gadamerin katharsis tartışmasına dikkat etmeyi salık vererek.

12 Temmuz 2011 Salı

Yarından İtibaren Kapalıyız!

Bu blog'u belki bir işlevi vardır düşüncesi ile açık tutuyorduk. Okuyucusuna hitap etmediği kanaatine vardık.

Yaptığımız açıkta düşünme, açıkta gözden geçirmeden ibaretti.

Okurların dünyasıyla bizim referans dünyamız farklı ve birbirlerini dışlıyor.

Okuyucunun dünyası ile eleştirel bir bağ olmadığında bir dayatmanın, tutuculuğun sözcülüğüne soyunmuş gibi oluyoruz.

Bir süreliğine tadilat için kapatacağız, daha sonra da kapalı devre devam edip etmeyeceğine karar vereceğiz.

Düzeltilmemiş yazılar bir saygısızlığın ya da teşhirin ifadesi değil idiler. Kırdıklarımız ve teşhir eder göründüklerimiz oldu ise kendilerinden özür dileriz.

Kapalı olduğumuz sürede neler yazdığımızı, neleri yazmadığımızı da gözden geçireceğiz.

Saygılarımızla.

6 Temmuz 2011 Çarşamba

"Öteki" Üzerine Tezler 1

Bebek annesiyle, bakıcısıyla, kendisine bir bakanla kendisini henüz tam anlamıyla ayırt edemez. Başkası onun için bir fiziki uzaklık, bir başka yerde olabilirlik olarak kendisini hissettirir.

Anneyle fiziki ortaklıktan kopuş, ayrışma, iki ayrı vücut ve istenç olarak farklılaşmanın bilincinin oluşması bir başka yerdelik, bir başka yerde olabilirlik ayrımının kendisini sunması iledir.

Anneyle ortaklık sezilerin, duyuların, hislerin birebir ortaklığı değil aynı damarlardan beslenme, aynı korkyu hissetme, aynı basıncı paylaşma, fiziki olarak da entegre olmuş vücutlardan bir birini farketmedir.

Anneyle ayrışma hem rahimde beslenme, ısı, rahat, raharsızlık gibi konularda çatışan hislerle başladığını kabul edebiliriz. Simbiyotik anlamın kopması daha derinlerdedir. Çocukta bilinç his olarak başlayacaktır.

Bebeğin dile yatkınlığı, sesleri daha doğmadan ayırd etmeye, hatta belki cümleleri, tonlama ve vurguların edimlerini ayırt etmenin temel hissiyatını edinmesi bir dil bilinci değildir. Çocuğun doğmadan hissettiği dış dünya ve dış dünyanın dili de gramatik differensiasyon süreçlerinde adeta sıfırlanacak, yeniden şekillenecektir, öğretme, aktarma süreçleri içerisinde.

Öğretme genel anlamıyla bir gelenektir, impulsif yanları, doğal, psikolojik temelleri olsa da. Psikolojik, doğal temel bir sosyal halde ortaya çıkar. Beslenme, ihtiyaç, korunma dayanışmanın ilk iticileridir.

"Ben, Sen, O"nun öğrenimi ben'lik sen'lik o'luk bilincinin ne başlangıcıdır, ne de oluşmuş hali. Sezide, sezgde var olanın adının konması, kavramsal boyuta çekilmesidir. bu çekilme bir başlangıçtır. Dilli, dilsel ayrım, ayrışmanın süreçlerinin bir başka boyutta parçasıdır.

Ayrışma bir benzeşmeler, ayrımlar hissiyatı, gözlemi, kavrayışı üzerinden dilselleşir. Dil bu ayrışmayı gramatik, lingvistik anlamalarına da taşır.

Hem sağır hem dilsiz olsak bile, dilli bir topluluğun parçasıyızdır. Dilin dilsiz sanılan insanlara dahi aktarımı dillidir.

Chomsky'nin doğuştan gramatik yapıları bu alanda, düzeyde de işler, açıklayıcıdır.

Dilin varlığını dilsizlik üzerinden sorgulamayı, dilin ne olup olmadığını, dil bilincinin nerede başladığını tartışmayı bir kenara atarak konuşursak: Bebekteki kendisini ayrı bir vücut, bir başka yalnızlık, bir ego, merkez, kenardalık görüş hissiyatıyla örtüşmeyen, hissyatından daha ilkel bir dil aktarımıyla, varolan sezgiselin çok daha altında bir noktadan başlatılıp tekamül eden bir sosyal bilinç ile buluşmaya başlar.

İlkel bir anlayışın çocuğun karamaşık hissiyatıyla örtüşmemesi halinden bir insan ömrünün ve ruhunun yetmeyeceği derinliklerdeki imgeselliklere, kavramsallıklara, anlamsal çerçevelere ulaştıracak, insan ömründen insanlık tarihini tecrübe alanı edindirecek bir öğrenme, terbiye, talim sürecine geçilir.

Kavramlar, yargılar, kelimeler hem ufuk açar, hem de içi boş hatta temellenmemiş, geçerlilikleri belirsiz, geçerliliklerinde geçerlilik alanları kavranamamış bir bilince, ezbere doğru gider.

Çocuğun hayatıyla kurduğu öğrenme bütünlüğünün koparılması noktasıında başarılı cahiller, boş dehalar, çokbiliş diktatörlükleri ortaya çıkmaya başlar.

Başa dönersek: Ayrım hissedilmekte olan bir ayrımdır. Başkası her daim anneden başkası olmasa da, hissiyatın paylaşılmışlığı, adeta aynı sinir sistemini paylaşıyorluktan anlaşma gibi bir temel üzerinedir. Buradaki paylaşmışlık anne karnında dahi belli bir huzursuzlukta, çatışmadaki uyum, harmonidir.

[Ara veriyorum. Online telif bir eser geliştirebilecek zaman ve imkan bulabilecek miyim bilemiyorum. Diğer kuramlara gönderme yapsam da, hem kyas ve eleştiri imkanları sunmak, hem genel bir dil içinde ifade edebilmek için, kendi gözlem, izlenimlerim üzerine kuruludur. Yani belli bir "empirik" temeli de söz konusudur. İnsan ve sosyal bilimlerde (manevîbilimler) yanlışlanabilirlik, hakikat iddiaları bir çok boyutta farkli biçimlerde kendilerini iafade ederler, empirik bir çalışma olması bilimselliğin, yani hakikat iddialarının tek sınanma düzeyinin olması değildir. Yorum baştan itibaren gözlemin içindedir. Zamanla çıkışındak koparak ilerlese de. Bu konular aynı zamanda felsefenin cebelleştiği, modern sosyoligvistiğin imkanlarıyla biraz biraz sosyolojinin alanına çekebildiği bir akışkan alanda ele alınırlar. Metodoloji değildir konuşan, konuşturan, bilgi, gözlem, kavram bilgisi, hayat ve hakikat alakaları, hayvan insan hatta bitki gelişimlerine dönüp bakabilmek, konunun insan teki ve toplumsal-tarihî içerisinde ele alınışıdır.)

Devam edecek

7 Haziran 2011 Salı

Her Yeni Kararda Hukuk Yeniden Hayat Bulmakta, Temellenmektedir!


Hukukta uygulama bir kuramdan, üstyapıdan hayata birşeyler aktarma işi değildir.

Hukukta her uygulama kuramın, anlayışın, temelde olanın yeniden ifadesi, şekillendirilmesi, genişletilmesi, hayatla mutabakatının sağlanması, canlı kılınması işidir.

Aldığınız her karar, hukuku genişletir, günceller, aktive eder.

Uygulama/yorum hemen doğru yorum olmak zorunda olduğundan değil, kendisini tartışmaya açabildiği, temellendirilebildiği, itiraza açılabildiği için ufuk açıcıdır.

Geniş bir ufuk, bilgi geniş yorum imkânları sunar.

Keyfi davrandığımız an yorumun ve uygulamanın öznelerarası temellendirilebilirliğini, gerekçelendirilebilirliğini, sınanabilirliğini unutur; ezberden hareket ettiğimiz zaman her yeni hali bir tipe, kalıba aktarmış oluruz.

Hukuk ezberin değil anlayışın, hikmetin, ahlâk düşüncesinin, dinlemenin ve iddiasını temellendirip itiraza açmanın alanındadır.

Adalet söz konusuysa bir bilgi ve ufuk genişlemesinden, ilerlemeden bahsedebiliriz. Adalet mevzubahis değilse, bildiklerimizin kurumlaşmasından vazgeçmekteyiz demektir.

Hakim bağımsız, hakkkanî kararlarında hukuku, öznelerarası temellendirici diskuru, geleceğe aktarılacak adalet praksisini canlı tutar. Karar, eleştirisiyle, itirazıyla buluşturulmuş uygulamadır. Karar, bir çıkarsama değil, adalet önerisidir. Hukuk düşüncesi aşağıdan yukarıya kurulur, genişletilir, işletilir, gözden geçirilir. Yeni kanunlar uygulamayla gözden geçer, değerlendirilir, anlamlandırılır. Kendisini dayatan, yorum ve uygulama istemeyen kanun adaleti gerçekleştirmediği gibi adaletle de gerçekleşmez.

Yargı, her basit kararda "yeni bir şey" söyler, söyleştirir. Hakikatin yeni bir yanını, yeni bir şekillenmesini, halini.

Yargı, ezber bozarak açar medeniyetin ufkunu geleceğine.

Hukukun hikmeti, yeniden, yanlışsızlık üzerinden değil, öznelerarası diskur üzerinden "kendisini paylaşır".

Adalet için emek yoksa, medeniyetin ortak dili, yani bir medeniyet projesi yoktur!