23 Ekim 2009 Cuma

"Tartışmaya Önyargıları Bırakıp da mı Gelmek Lâzım?"

Bu da bir önyargı değil mi size dayatılan?

Siz boş bir kağıt mısınız da başkalarının karaladıkları ile dolacaksınız?

Dinleyeceksiniz elbette. Ama itiraz edecekseniz, bir itirazınz olacaksa yalnız yeni işittiğinizi değil, önyargınızı da tartışmaya açmış oluyorsunuz.

Önyargısızım: "Evet, denilen mümkün!". Bitti. Bu ise istenilen, "mantıksal olarak mümkün olanın" kabullenilmesinden ibaretse tartışılandaki hakikat içeriği, hakikat iddiası gözden kaçırılacaksa bu önyargısızlığın tartışma ile, hakikat derdi ile ne alâkası var?

Önyargısız yani bazı kabuller, fikirler, düşünceler olmadan nasıl dinleyebilir, anlayabilir, kendimizi değiştirebiliriz?

Önyargısızsak değişmeye ihtiyacı olanlardan değilizdir. Niçin tartışacağız?

Tartışma, fikir alışverişi katılım ister. İtiraz etmek için gitmeyiz bir yere. İtiraz söylenilenin bize yanlış eksiz gelmesi, alışık olduğumuzla çelişmesi halinde ortaya çıkar. Bazan sadece alışverişin bir parçası olarak, açıklığa kavuşturmalara yardımcı olmak için, temellendirmeleri işitmek için. Burada başka olası bakışları da sunabilecek, tahayyül edebilecek durumdayızdır.

Değişme ihtiyacı tartışma tekniğinden, usulünden gelen itirazla olmaz. Kalpten gelen, yürekten kopan, kişiliğimizin bütünlüğünü oyuna sokan "tahrişlerle", incinmelerle, sarsıntılarla gelir. Kulak kabartır, karşı bakışa açılmaya çalışırız, reddederken bile. Bir soruya, iddiaya, yanlışlık eksiklik iddiasına karşı duruşumuzun temellerini sağlamlaştırarak, derinleştirerek, incelterek.

Dil, kültür, terbiye, kişilik yapıları, toplumsallaşma kurumlaşmaları aştım demekle aşılacak şeyler değidir. İnaçsız, fikirsiz, omurgasız olmak durumunda değiliz. Sadece, itiraza açık olmamız, yanlış anlamayı, yanlış yapmayı mümkün görebilmemiz yeterli. İtiraz, alışageldiğimizi hemen unufak etmeyi getirmez, bunu yaptığımızda, boş bakışlarla karşılıyor oluruz sözü. Alışageldiğimizin başka türlü olabileceği, başkalarının alışageldiğinde bir keramet olabileceğine açıklıktır önemli olan.

Başkasının yanılabileceğini düşünmemiz doğal, ancak burada, tartışma, konuşma, anlaşmada yanılabileceğimizi düşünmemiz, karşı tarafın söylediğinde bir hakikat olduğunu düşünmemiz dinleme, anlama ve anlaşmada önceliklidir.

Karşı tarafın yanlış olabileceğini unutmak değil, doğru söyleyebileceğini düşünmektir esas olan, anlama ve öğrenme üzerine konuştuğumuzda.

Karşı taraf söylediğini kastediyor, kastettiğini söylüyor önkabulü/düşüncesi (Habermasın Metodolojik Ütopyasını üzerinde kurduğu) bile Gadameri ciddi okuduğumuzda bir önyargı çeşiti olarak değerlendirilebilir:

Anlaşmayı üzerine kurduğumuz, konuşanın iddiasında bir hakikat iddiasının gerçekten olmasının da ötesinde bir kabuldür, konuşmayı devam ettiren, alışveriş sürecini açık tutan. Önermesindeki hakikat iddiasının gerisindeki temelleri, gerekçeleri sunmasına neden olacak birşey. Söylediğinin arkasında durması. Onu izah etmesi, tartışması, sahiplenmesi.

Her insan söylediğini kastetmez. Ama konuşabilmek için, konuşmayı açık tutabilmek için bunu düşünürüz. Aynı zamanda bu bir ahlaki önermedir, dilektir. Ama karşımızdakinin böyle düşündüğünü faktum olarak kabul ettiğimizde (bilinçli olarak ya da olmayarak) bir önyargı, önkabul olarak karşımıza çıkar, hatta, bazan, gerekçeleme yollarından bağımsız olabilecek bir biçimde.

Şaka, mizah bu konuyu daha anlaşılabilir kılacak itirazları getirebilir, ancak, konumuz bu değil, ileride geri dönmeye çalışalım.

Bir söyleyeceği olan'ın, bizden bir dinleyeceği olarak görmemiz anlamayı çığırından çıkaracak olandır, önyargısızlığımız değil. Anlama anlaşmadır, evet, karşı tarafın anlama sorunu olduğunu düşünmemek gerekir. Ancak, kendi anlama(la)rımızın öznesi biziz. Anlamadan bahsettiğmizde, kendi anlamamızın şartlarından konuşuyoruz, anlaşmadan konuşurken bile. Karşı tarafa anlama kılavuzu, metodu sunmuyoruz. Anlarken insanların ne yaptığını düşünüyoruz. Anlama bir öğrenme, dinleme işi. Bu işi gerçekten yapanların ne yaptığına bakıyoruz. Anlama, anlaşma gerçekleştiğinde neyin söz konusu olduğunu kavramaya çalışıyoruz.

Peki tartışmada eşitlik gereksiz mi oluyor? Hayır. Anlama bir ahlak işi. Anlamanın ahlakı, dinlemenin, saygının, karşı tarafın söyeyeceği bir şey olacağını kabulün işi. Karşı tarafın bizi dinleyeceği öncelikli değil. Dinlemese zaten konuşma olmaz. Ama dinlemesinin söylemesini öncelediği iddası ona bir dayatmamızın olmasının da işareti.

Evet karşı tarafın da bizden bir öğreneceği var, ama bu yorum bilgisinin sorunu, parolası değil. Bir üçüncü şahıstan bakma meselesi bu biraz da (yanlış olarak nesneleştirme adı verilen şey de bazan bu).

Önyargısız diskura katılamayız. Dilimiz, fikrimiz, kültürümüz, terbiyemiz yoktur, o halde. Önyargıları eleştirdik diyelim, emancipe olduk, kurtulduk, hem tümünden, hem de en azından bir süreliğine. O halde tarihin sonundayız, kıyamet sonrasından konuşuyoruz, daha varmadığımız zamanlardan,, hatta zamanların sonundan, toplamından.

"Önyargısız gel!" diyen, "kendin olarak gelme!" diyordur, genellikle. Bir başka anlamda daha kullanılabilir "önyargısız gel!": Açık yürekle gel, tartışmada önkabullerimizi sorgulama imkanına, ezberimizi bozmaya kapalı olarak gelme. Bunun önyargı ile bir alakası yok. Tartışmaya, başkalarının söylediklerine kapalı isem, fikrimde hep inat ediyorsam, daha başka türlü olabileceğini dinlemeye açık değilsem, bana bir söyleyeceği olan bunu pekala vurgulayabilir.

Bunu ben de vurgulayabilirim, beni dinlemeyene. Bu da bir anlama meselesidir, diskuru açık tutma işidir. Konuşmayı sürdürme işidir. Ve sanırım konuşmanın kendisini tematize edicidir. Konuşma üzerine konuşmadır.

Binanaleyh, karşımdakinin beni dinlemesi, anlaması, anlaşma halinde oluşumuz karşı tarafa anlama dersi vermemin önceliğiyle değildir, benim ona söyleyeceğim olduğunu düşünmesi, söylediğimi eksik bile söylesem bir sözüm olduğunu düşünmesi kabul etmesindendir.

Bir konuşma varsa, karşılıklı dinleyenler vardır zaten. İki tarafın da önceliği karşı tarafın dediğine kulak vermek, söylediğinden bir öğreneceği olduğunu, bir hakikat iddiası ile, bir hakikat sergilenmesi ile karşı karşıya olduğunu bir biçimde düşünmesidir. Ancak, her konuştuğumuz, alışverişte bulunduğumuz yaşayan özne(ler) değildir. Kitaplar, metinler, sanat eserleri, fragmentler, gelenekler, fikirler vb ile karşı karşıyayız. Hem üzerlerine konuşuyoruz, hem de doğrudan kendileriyle alışverişte bulunuyoruz. Fiziki konuşma, bir metin ya da metin analog ile karşı karşıya gelmenin sanal olmayan hali olmuyor.

Fiziki konuşmada sokratik diyaloğu devreye sokabiliyoruz. İki konuşmacı konuşmada eşit taraflar halinde olarak düşünülebilir. Oysa konuşmanın özellikleri, biçimleri zengin değişiklikler gösterebiliyorlar. İnsan olarak eşitlik, rol eşitliği sağlamayabiliyor, bu ayrıca gerekmeyebiliyor. İleride sorunlaştıralım:)

(Burada ara verelim. Bazı çelişkili görünen önermelerim, konuyu yeni sorun, alan ve yeni çelişkilere doğru çekmeden. Düzeltilmedi. Online yazıldı.)

4 Ağustos 2009 Salı

Oku! (2)

Bu işittiğinin, farkettiğinin şahidi ol! Bunu yüksek sesle söyle, yani başkalarına duyur, ilan et! Arkasında durduğunu deklare et, anladığını, anlamaya çalıştığının ifade ettiğini tekrarlayarak!

Henüz tam anlamıyla katılamamış, kavrayamamış bile olsan kendini bağla!

Bu söz senin sözün. Bu söz sana yönelmiş bir söz. Bu söz senin için. Bu söz dinleyeni konuşanlardan, söz verenlerden, sözünde duranlardan olan bir söz. Bu söz arkasındaki hakikatiyle ayakta duracak bir söz, seni de ayakta tutacak olan söz.

Bu sözün hakikatini savun! Bu sözün hakikatini paylaş! Sana yönelen hakikat iddiasını dile getir, kendini aş!

Hadislere Başvuru Anlayışları Üzerine Yorumbilgisel Bir Not

1) Hadislere başvuru bir konuda kanıt sunmak için olabiliyor: Bazı hadisler genel, evrensel değerler, olguların gücüyle tüm insaniyete sunulan gerekçeler olma özelliği taşıyorlar, insanlığın bazı kabulleri, farkındalıklarına bir zamana bağımlı olmadan hitap ediyorlar. Algılayan bir zamandan bakıyor, ama kendisine doğrudan hitap eden bir paylaşmışlık, paylaşabilirli, anlaşılabilirlik içeriyor. Muhatabına yeni (gelmesi gereken) bir şey söylediğinde dahi biliniyormuş, bilinmesi gerekiyormuş gibi gelme özelliği var. Bazıları din içi evrensel kanıtlar sunuyorlar, başka bazı kabulleri daha gerektirebiliyorlar. Bazıları din içi ya da tüm insanlığa hitap eden dönemsel sorunlara ilişkin olarak algılanıyor, dönemler için tipik olanı açıklığa kavuşturmada söz konusu ediliyorlar. Bazılarına pedagojik, psikolojik, didaktik bir anlamda başvuruluyor. Bazıları gelecekle, öbür dünyayla ilgili örnekler sunuyor, felsefedeki düşünce deneyi denilen kategoriyi de bazan kapsayan, hikmeti, dersi, konsekvensi söz konusu eden. Bu çeşitli dinlerdeki dini hikayelerin özelliklerini de gösterebiliyor. Onlardaki merkezi temaları da işleyebiliyor. Burada da çok katlılık, muhatap alınanın çok yönlülüğüne yönlenebilen çok katlı evrensellik, temada özele girmeden, özgün olana girebiliş söz konusu oluyor.

2)Bazan bir uygulamayla birlikte pratik bir sorunun çözümünde yol gösterici olarak sunuluyor. Burada genellikle teknik bir kural gibi değil, karşılaşılan her yeni durumda, o durumu iyi bilerek uygulanabilecek, ezbere bir uygulamayı öngörmeyen bir yaklaşım, bakış açısı, perspektif ufkumuza sunuluyor.

Bazı hadislerin tüm insanlığa hitap eden, ahlakî, hukukî, olgusal anlamda kanıtsal özellikleri olabiliyor. Bazılarının eylemelerimize, sorun çözümlerimize, hayatı ikame ettirişimize ışık tutan, yol gösteren özellikleri öne çıkıyor.

3) Emir veren, bir buyruğu sunan, bir yapılması gerekeni sunan ya da açıklığa kavuştıran, ama bazıları pratik uygulamayı gerekitirken bazıları şartlardan bağımsız uygulamaları gerektirebilen hadisler. Bunlardan bazıları doğrudan dini uygulamanın alanına hitap ederken, bazıları insanlığın genel anlayışına hitap ediyor. İnsan oluştaki evrensel özellikler gözardı edilmediği için. Ve tüm insaniyete hitap edildiği için. Dini uygulamaya dair olanlar da din içi gerekçeler kadar, tüm insanlığın kabülüne açık argumentatif özellikler taşıyabiliyorlar.

4) Menkıbe, keramet, mucize ifadesinde kendilerine başvurulabilen hadisler. Bazan uygulamalara, geleneklere, yapılagelene kanıt olarak, bazan sınır hallerinin ifadesine söz konusu edilebilmekteler.

5) Yorumlanması, üzerinde çalışılmasıyla, genel anlayışa, anlama biçimlerine hitap eden ilke ya da çıkış noktaları bildiren, düşünmeye, anlamaya, anlaşmaya açılma noktaları oluşturan, yorumları üzerlerinde mütabakat gerektirmeyen, mütabakat ve anlaşmaları donmuşluktan koruyan, hikmetleri tam kavranamadığı halde inancı kör inanç olmaktan koruyan hadisler. Bunların bazıları felsefeyi, bilimleri, eleştirel okuyuşları, düşünceyi dinin alanındaki bilgi, uygulama, inançlarla geçişli kılan hadisler.

6) Açıklayıcı, hüküm veya muhakeme bildiren, içtihat oluşturan, bilgi veren, tepki belirten, sınırlı anlamda sorulara cevap veren hadisler.

Hadisler, değişik duruşları olan kişilerce, değişik bağlamlarda, ortamlarda, değişik geleneklerden topluluklara hitap edilirken gündeme getiriliyor. Bazan insanlığa bir şey izah edilirken dini kabul etmişiliği gerektiren hadislere başvuruluyor, bazan bir hikmeti olan hadis bir keramete tanık olarak dile getiriliyor. Ahlakı temellendiren bir hadis, başka bir alanda ele alınıyor, dünya üzerine bir hadis metaforik bir anlam yüklenerek değerlendiriliyor.

Elbette, bir uygulama geleneği var. Herşey keyfi de olmuyor. Ancak hadislere başvuru, başvuru geleneğindeki sorunlarla beraber her zaman için yerli yerinde de yapılmıyor.

Hadislerin önemlerine, sahih olup olmadıklarına dair çeşitli tasnifler var. Bunları bilenler dahi bazan argümanlarını desteklemek için gelişigüzel biçimde hadislere başvuruyorlar.

Sorunların bir kısmı dini bilenlerin, içinden konuşanların temellendireceği ve gidereceği sorunlar. Bunlar, ayrım noktalarını, argüman çeşitliliklerini, mütabakat noktalarını ve mütabakatlardaki kırılma hatlarını ihmal etmemeleri, iç hakikatlerine karşı hakikatli davranmaları ile kısmen giderilebilir, tüm zamanlar için bir kereliğine olamayacak olsa da.

Benim burada mesele ettiğim ise, bilimler, alanlar, gerçeklik, bir gerçeklikte hakikatlilik sorunu, yani "dış" diskurun, kapsayıcı gündelik interaksiyonun ve evrensellik iddialarının devreye girdiği durumlara dikkat ederek. Hadislere ne ölçüde başvurulacağı değil, başvurulduğunda ne yapıldığı, başvurunun nasıl yapıldığından yola çıkarak.

Bir önermede, sözde, buyrukta bir geçerlilik alanı iddiası, geçerliliğin şekillendiği bilgi türleri, muhatap aldığı epistemolojik, semantik dünyalar söz konusu. Bir anlayanı, öğreneni, öğreneninin dünyası, ufku, önyargıları söz konusu. Hitap ettiğimizin dünyasını fark ederek, kendisiyle hitap ettiğimizi de anlam dünyasından koparmadan karşılaştırmak durumundayız. İddiamız ve dile getirdiğimiz iddiada bir dilsel, diskursif bütünlük kuramazsak, muhatabımızı bir konuşma ortağı olmaktan çıkarabiliriz. Bir de onun dili, iddiası, sorusu, derdi var, buluşacak, söyleşecek olan.

"Söylediğindeki herşeye katılıyorum"dan daha derin bir anlamaya cevap olabiliyor, "şunu şunu kastediyorsunuz, şuna, şuna inanıyorsunuz, şunları savunuyorsunuz, değil mi"ye verdiğimiz "evet" yanıtı. "Hayır" bile desek, konuşma, birbirini anlamaya açıklık bitmemişse, anlaşma olarak anlama hali sona ermiş olmuyor, Efendim.

(üzerine düşünmeye yazıldı, bir konuya yaklaşım sınaması olarak, zamanım bu kadarına el verdi, yanlışlar muhakkak ki vardır, dipnotlarla beslemedim, konu daha da dağılabilirdi, tasnifler yapmış değilim, bir ön tasnif girişiminde bulundum, insan ve toplmum bilimlerinden bakıştan. "neyi ele alabilirim, nasıl anlaabilir, anladığımı nasıl çözümleyebilirim derdiyle hareket ettim, demekle yetineyim şimdilik.)

3 Ağustos 2009 Pazartesi

Yazımerkezcilik-Sözmerkezcilik Sorununa Başka Bir Yerden Bakmak

Yalnız kutsal metinler değil, söylenmiş her söz, hatta doğrudan kendilerini ele aldığımızda tek tek her yorum, bitmiş, kendisi olmakla sınırlı, değişmez olarak ele alınabilir. Değişmez görmek yorumun -ilk elde yorumcuyla ilişkisinden dolayı olan- değişkenliğini reddetmek değil. Zamanda, mekanda yerleşiklik; bir bakış noktasından, birikimden, ilgiden bakış ister istemez yorumu çoğul kılıyor. Tek bir yorum'u çalışacağımızda, onu yorumladığı metin ile alakası içinde dahi olsa tematize ettiğimizde/ mevzu edindiğimizde yine ister istemez gelir geçer bir yorum olarak görmüyor, sabitliyoruz. Sabitleme, bir merkeze alış, ya da en azından bir görelilik içerisinde merkeze alış, mesele ediş.

Hakikat iddiaları somut okumalarda vücut buluyor. Değişmez dediğimiz metnin kendisi, bizim için anlamı değil. Bizim için anlamı, onun hakikat iddiasını, hakikatini, söylediğini bir anlama çabası içerisinde kendisini ele veriyor.

Yazı merkezcilik söz merkezcilik ayrımı sözün tamamlanmamışlığı üzerine kurulu. Bitmiş söz, sorunsuzca metin olarak ele alınabilir. Metin artık öznesinden, sözcüsünden çıkmış, bağımsızlığını bulmuş durumda. Ancak, metinin yazarının niyeti, niyetselliği gibi özneye bağımlıkta zorunlu olarak olmasa da nesnellik kurma çabaları son halini almış bir metin için de söz konusu edilebiliyor. Bitmiş metin oluş, çoğu kez klasik metinlerin tanım alanına giriyor. Burada söz konusu edilen özne/yazar/müellif bir öznelliğin sonucu değil, bir özneden çıkmış metni nesnel okuma iddiasından kaynaklanabiliyor.

İlk okuyucu, ilk muhatap(lar) anlam ya da yorum çoğulluğunu işaret etmede de kullanılabilecek olmasına rağmen "eski anlam"ı, "orijinal anlam"ı yakalamalarda başvurulabilen yenidenkurgulamalardan.

Yazının bitmişliği, form almışlığı, bağımsızlığı, zamanıyla sınırlı olmayışı, yazımerkezci bir iddiadan çok, "klasik metin"in şartları, ne olduğu, özellikleri üzerine. Nasıl yazılacağı sorun edilmiyor burada, yazılmışsa, klasik olup olmadığını bize söyletecek kriter üzerine konuşuyoruz.

Yazımerkezci bitmişlik, metnin kapanmışlığı bir başka unsurun vurgulanmasıyla: Konuşma, tartışmanın formalize olması, gündelik diskurdan ayrılması, metodolojik, bilimsel bir diskurun açılması. Bu aydınlanmadan önce de varolan bir eğilim, ancak onunla merkezi bir yer ediniyor. Buradan "aydınlanma yazımerkezcidir" sonucuna varmayı tutarlı bulmuyorum.

Yazımerkezcilik ve söz merkezcilik ayrımı, hristiyanlığın yahudilikten ayrışmasının entellektüel sonuçlarını tartışırken de söz konusu idi. Aydınlanma süreci ile ilişki içinde, yazı ve sözün söylenendeki hakikat iddiasını yakalama süreçleriyle alakasında, toplumsal anlaşma süreçleri içerisindeki tekil kültürlerdeki işlevleriyle vb ele alınmalarında ihmalkar davranıldı. Yani, hem genel bir hakikat sorunu içerisinde felsefe ve bilgi sosyolojisinden, hem düşünce tarihleri içerisinde, hem de hayat dünyalarındaki deskriptif olarak ifade edilebilecek gündelik/bilimsel yerleşimine dair yeterince çalışma yapılmadı.

Yazımerkezcilik, sokratik diyalog modelinin, soru cevap diyalektiğinin profesyonel, formel bir diskurun aleyhine zayıflatılması demek olarak da düşünülebilir. Bilimsel anlama, anlaşmanın dilinin gündelik dil, süreçlerinin gündelik süreçler olduğu gösterildiğinde, aynı paradigma içinde bile bir görecelileşme, metnin sabitliğini anlama ve anlaşmanın süreçselliğiyle dengeleme çabaları da söz konusu olabiliyor. Bu bir kopuş noktası mı? belki. Hem bir farkediş, hem de metodoloji ile çözme çabası yanyana gözlemlenebiliyor, tartışmaların dönüm noktalarında.

Metni sabit görmek, ya da gerçekten sabit olması ile akış içindeki metnin tematize edilme anlamında sabitlenmesi transcendental bir perspektif ten açıklayan değil de, meseleyi öznelararasılık sorunu olarak gören, interaktif, bildirişimsel bir anlama çabasında yazımerkezci anlamını kaybediyor.

Bir anlaşma, ufuk kaynaşması içerisinde, bir ilişkisellik, iletişim, alışveriş içerisinde anlam buluyoruz ve ulaşılan anlamın nasıl elde edildiği, anlamayla nelerin değiştiği, anlaşmazlıkların ne demek olduğuna v.b. dair değişik şeyler söyleyebilecek de olsak, sözün, sohbetin, konuşmanın önemini, primordiyalitesini paylaşan bir duruşu öne çıkarıyoruz.

Söz merkezciliğin sözelliğini değil, diyalogdaki söz öne çıkarılıyor. Zorunlu olarak en iyi formulasyonların değil, konuşma sürecinin içerisinde ifade edilebilen meram anlatış ya da karşılıklı alışverişte, söyleşmede anlaşabildiğimizi farkediyoruz daha zayıf formulasyonlarla yola çıkmış olduğumuzda bile ve en iyi formulasyona, tamamlanmış ifadeye ulaşmamız şart olmadan.

Yazı merkezcilik ile söz merkezcilik arasındaki ayrım, formel bir dil gerektirebilecek doğabilimlerinde ve metodololojisi olan bilimimler ile gündelik dil kullanan insanibilimler ve toplumbilimleri arasındaki çekişmenin nesnellik derecelerindeki farklılığın, arayışların, hatta karşıtlıkların ifadesi olarak görülebilirdi. Ancak, doğabilimsel paradigmaların, farklı yaklaşımların, perspektiflerin tartışması da manevibilimlerde (insan ve toplum bilimleri) olduğu gibi gündelik dilde, ufuk kaynaşmalarında, karşı karşıya gelişlerde, bir anlama anlaşma çabasındaki izafi edilişlerinde gerçekleşiyor. En derin haliyle kuramsallıkları buluşma, anlaşma, dil bulma, ortak dillerini oluşturma çabasında bir üst bakışa, "metadil"e, izafiedebiliştenkonuşmaya erişebiliyor.

Sosyalantropolojik bir kavram çifti olarak yazı ve söz merkezcilik açıklayıcı anlamlar taşıyabilir: Karşı karşıya getirerek, modelleştirerek. Bu tarzı, anlamanın kendisinin aşamaları, hareketleri olarak anlamamak lazım. Bu konuya son kitap okuma istatistiklerini değerlendirerek ele almaya çalışacağız. her konu, epeyce kendisi dışındaki konular demek de olsa.

(zamanınımız bu kadarına yetti, devam edecek, düzeltilecek)

21 Temmuz 2009 Salı

"Canım İsteyince Konuşurum" Demek


"Canım İsteyince Konuşurum" demek, konuşmanın deklaratif, ders verici, bildirgemsi, asimetrik bir ilişki olduğunu düşünmenin eseri. Karşı taraf dinleyecek. Kendisine izin verildiği kadar dert anlatacak. "Canı isteyince konuşan"ın gündemiyle, keyfiyle sınırlı kalmak şartıyla, genellikle.


"Canı isteyine konuşan", konuşmanın bir açıklık, yanaşma, yakınlaşma, sıcaklığı tavda tutma işi olduğunu düşünmüyor. Onun için kayıp zaman olsa gerek, alakalı alakasız sohbet, değiş tokuş, hoşbeş, hasbıhal ediş.


Canı isteyince konuşan karşı karafın da canının isteyip istememesi meselesine karşı bir deklarasyonda bulunuyor: Öncelik kendisinde. Gündem kendisi. Öyle oldu, kabul gördü diyelim, konuşmayı bir yazılı metin tamamlanmışlığında görüyor, söylüyor, dinlenecek, anlaşılacak. Soru cevaba açık değil, zevkler renkler tartışılmaz, sen bana karışamazsın, bu böyle şu şöyle kelamı, eğer konuşma o kadar yönlendirilebilir olsa.


Konuşma hep yönlendirilmişliğinden çıkma eğilimindedir. Konuşmanın "konuşmaya dönüşmesi" değil de bildiri mahiyetinde devam etmesi halinde, yani keyfince konuşanın başarılı olduğunda konuşmanın bir özü, bildirisi var. Bu dercede katı bakan konışmaya, konuşmayı bilmiyor demektir, bir bildirisi de, özlü bir sözü de olamaz gibi görünüyor. Başarılı olduğunu düşünelim. Şunu dedi, şunu dediniz, evet, ya da hayır. Mesele kapanmıştır. Tartışılacak bir şey yoktur.


Kısa, az öz konuşmak, en dağınık konuşma sürecinde bile bir şeyi etraflıca olmasa da özüyle ifade etmeyi becerebilmek, konuşmanın nasıl bir süreç olduğunu, alışverişin nasıl yürüdüğünü, karşı tarafın bir konuşma ortağı olarak "nasıl, nerede, ne şekilde duruduğunu"nun çıkma sürecinde iddia gerekçelendirilebildiğini bilir. Genel temellendirmeler ve gerekçeler, herkes için az çok işleyebilecek rasyonel temeller yine insanlığın sohbet, konuşma, anlaşma sürecindeki işleyişlerine dair tecrübe sahibi olma işi. Kısaca söylediğiniz işlemeyebilir, sonra tartışmalara yol açabilir, bunlara hazırsınızdır, ama o anı, şartları bir bildirme ile, ilk tepkilere yön verici temellendirmeler ile, geçici geçerlilik iddiaları ile geçiştirmek durumundayızdır. Bu geçiştirme bir keyfilik, alelacele ifade içermek zorunda değildir. Anlaşmanın bir süreç olduğunu, anlama ve anlatmanın bir konuşmada, soru cevap ilişkisinde, eleştiri, karşı çıkış, kendisini ve fikrini yerleştirme, ufukları birbirine yakınlaştırma, birbirinin pozisyonlarını yakalama olduğunu düşünmeden, kavramadan kısa ve özlü bir iletişimsel etki bırakmak mümkün değil. Bu etki, yarım kalmış, tamamlanacak, ama belki de tamamlanmaya hiç zaman bulunamayacak şartların iletişimi olabilir.


Konuşmayı açık tutan bir tavrın sahibi olmak, karşısındaki insanı tanımak, ifade tecrübesi, insan bilgisi, ufuk kaynaştırmalarına yatkınlık, karşı tarafı ezbere olmayan bir biçimde hesaba katabiliş zamansızlığın, konuşma sürecini kesmenin veya ertelemenin asıl sürecin yerini alamayacak ama özünde diyalogcu bildirimleri sunup kaybolmayı göze almayı kolaylaştırabilir. Bu etkin oluş sanılabilecek hülasacılığı ve bildirimciliği anlama sürecinin ve anlaşmanın kendisinin yerine ikame etmeden, elbette ki.


Konuşma bir süreç. Yazılı metinde de, konuşmada da olmuş bitmiş, dondurulmuş ifadelerle değil, konuşma içerisinde konu üzerinde bir ayar tutturabilmekle anlama, anlaşma sürecini derinleştiriyoruz. Yanlış formulasyonlar dahi, konuya açıklık kavuşturmaya neden oluyor. anlaştığımızda, konuyu anladığımızda birbirimizin aynısını düşünmüyoruz. Özdeşleşmiyoruz. Gerekçelerimizi, beklentilerimizi, karşımızdakinin neyi neden istediğini üzerinde anlaşabilcek şekilde birbirimize ve üçincü şahıslara ifade edebiliyoruz. Bu noktada, katılmama, farklı yerde durma dahi bir yakınlaşma, ufuk kaynaşması, birbirini anlamaya açılan iki ufuğun taşıyıcısı, yada ufukların taşınanı olma halindeyiz.


Metin okuma da bir konuşma süreci, bu anlamıyla. Konuşanlar, buluşanlar, değişik zamanların, dillerin, değişik dil kullanım topluluklarının da üyeleri olabilirler.


Okuduğum metinle, çağ atlatmıyorum, zamanda yolculuk yapmıyorum. Buluşan iki ufuk, en azından iki anlayış tarzı. Bir göreli, geçici geçişlilik oluşuyor, ve ufuk kaynaşmasının, kendimizi aşmanın, genişletmenin, kendimize daha eleştirel bakabilmenin kapıları aralanıyor. Bir kurtulmuşluk, tüm zamanlar için anlayıcılık biçiminde değil, halden, halimizden, o anki birikimimizden, yaklaşımımızdan, şartlarımızdan bakarak.


"Canım isteyince konuşurum" değil de, can istemeyince konuşma da konuşma olmuyor denmesi daha az dayatıcı, daha az bireyci, daha az deklaratif, daha az monologcu.


Konuşma can istemesiyle olmuyor, gerekirlikleri, gereklilikleri var, problem çözme, iletişimi açık tutma, karşı tarafın acil gündemine açık olma gibi nedenlerle.


Konuşma, "can istememesiyle" muhakkak başarısız olmuyor, ama, bunu konuşmanın şartı göstererek karşı tarafın ortaklığını reddetmişlikle konuşmada/konuşmaya pozisyon aldığımızda, gündemdeki açıklık, ve alışverişteki akış monologcu bir duruşca abluka altına alınıyor.


Konuşmanın zevk işi olması, keyfin de konuşmaya yatkın olması, karşı tarafın isteksizliğinde zorlayıcı olmamak karşı çıkılacak şeyler değil.


Diyaloğun yapısını reddetmek, monologcu bir interaksiyon şeması ile gelmek başka, susmayı seçmek, konuşmaya o an yatkın olmamak başka.


Kapısını çaldığımız insana yana yakıla dert anlatıyoruz. Anlaşıldığımızı düşünürken, karşı tarafın hali, hukuku, keyfi pek hesapta yok. Kaç defasında karşı taraf konuşmak için yanıp tutuşuyor ki? Sadece açık durmanın bir külfet olmadığını düşünüyor, külfetse dişini sıkıyor, komşusunu uçurumdan, yolda kalanı çukurundan alıyor. Ya onun uçurumu? Çukuru? Buradaki anlaşılmış olma bizim monologcu başarımızın, işi değil. evet, biraz medeni cesaret gösterip kapı çalıyoruz. Ama, kırılan vazoyu yapıştıran insanlık kapıyı açan taraf.


Dinlemenin, anlamanın hep külfet gibi sunulması da ayrı bir sorun. Külfet olduğunda dahi bir gerekirlik, ama, bir iletişimsel acil servis işletmiyoruz, her daim de kapımızda birileri dert anlatabilmek için beklemiyor, o kadar zor durumda değiliz, yakınıp duracak.


Dinlemenin anlamanın, başkalarından öğrenmeyi de kolaylaştırması söz konusu. Başkalarının yanlışından, doğrusundan, deneyiminden, birşeylerin yapılmaması ve yapılması halindeki oluşum zincirlerini, değişimliliği, değişkenliği; eyleme ile çeşitli şartlar, kurallar, talepler, beklentiler arasındaki alışverişelere daha esnek bakmaya başlıyoruz. Zorlama formüller ve teknik bir uygulamacılık yerine şartlarda, durumlardaki şekillenişlere, kayışlara, şekillenişlere dikkatimizi veriyoruz. Kontrollü bir fizik deneyindeki sonuçları beklemiyoruz, eyleme alışverişini, zincirlerini, olay akışlarının niyetimizin dışındaki şekillenebilişlerini görerek, daha yüksek bir tecrübe ile, dah yüksek bir tevazu ile, daha etkin bir devamlılıkla, diğer aktör ve şartları hesaba katabilirliklerle eylemelere hazırlanıyoruz. Eylediklerimizin sonuçlarını takip etmeye, beklemediğimiz sonuçlara hayal kırıklığı ile değil esnek, insani bir insiyatif ,le yaklaşmaya başlıyoruz.


Dinleme anlama, hayata tanık olmanın bir başka yanı. Başkalarının deneyimlerinden öğreniyor ufkumuzu genişletmenin yolun açılıyoruz.


Konuşmaya zaman, istek, hal, ortam olmayabilir, ama, anlama ve anlaşmanın yurdu konuşma. Bildirim hakiki bir konuşmanın ortaklığında da söz konusu olabilir. Konuşmayı dayatmanın bir biçimine indirgemek, iletişimin değil savaşın kanallarında anlaşma aramak şaşırtıcı.


Savaşlar anlaşmayla sonuçlanabilirken, anlaşmayı tek yanlı sunucu ve dinleyiciliğe, ufuk perojeksiyonlarına indirgemek, hayatı barış anlaşması olmayan bir savaşın alışveriş alanına çevirmek, bireyciliğin imepatiflerinden bile ilkel, haksız ve hukuksuz.
(bitmedi, düzeltilmedi, online yazıldı, hatalar mutlaka vardır)