19 Haziran 2025 Perşembe

Herbert Mead'deki "I" ve "Me" Türkçede Nasıl Karşılanmalı?


Freud'daki "Ego and Id"i türkçede bir dönem "Ego ve İd" olarak karşılamamız doğruydu. "Ego-Süperego" da öyle.

Mead'deki "I and Me" de bir dönem "I ve Me" olarak karşılanıp quasi-etimolojiden uzak anlamları/anlam alanları oturduktan sonra türkçeleşebilirdi.

Mead'de sadece "I" ve "Me" yok "Self" gibi kavramlar da var. Onları karşılarken sadece leksikal anlamlarına bakmamak, stipulasyona uğramış, tanımlanmış anlamlarını da bilmek lazım.

"Ben/Benlik/Ben'im", "Öz/Öz'lük/Özüm" ile karşı karşıya getirilerek bir şeyler aramamızda fayda var. Burada "self" oluşumuz meselâ "kendi'liğimiz" gibi önkavramlardan yola çıkılarak karşılanmaya çalışılabilir. Akla ilk gelenle değil. İyice düşündükten sonra da kollokviyumlarda, proseminerlerde dolaşıma sunup sınamak gerekir.

"Bireysel ben" ve "sosyal ben" kavramlarına alışamadım. Orijinal metinleri bilişim, türkçeden kaynakları okumayışım (bazan gerçekten gereksiz, kavramları yerleşmemiş bir tartışmada), yerleştirilen kavramları başka bir tartışmanın kavramları sanmama yol açtı. Bunda her zaman sorun olmayabilir.  Lakin tartışmalar ikincil (ve bazan daha da derin) metinlere/kaynaklara referansla yürütüldüğünde ciddi anlaşılmazlıklar söz konusu olabiliyor. Olgunlaşmış yorumlardan ve aktarımlardan kaynaklanmadıkça kavram önerileri konunun kendisini açmasını, farklı diskurlardan, ilgi ve seviyelerden konuya katılımı engelleyici olabiliyor.

Önerim? İlle de bir önerim olacaksa, "ben", "öz", "kendi" gibi önkavramların türevlerini yavaş yavaş "manevîbilimler"in (geisteswissenschaften veya sosyal+insanbilimlerin) alanına zorlamadan sokmamız lâzım. Burada iki ayrı "öz" ("me" ve "essence") ve "öz-lük" ("ben-lik"teki ve "özlük hakları"ndaki gibi) anlamlarının gündelik diskurda da ayrışmış kullanımlarının yerleşmesini/oturmasını/hatırlanmasını beklemek lazım. Gerisi kendiliğinden gelir.

Tire, apostrof farketmez. Ayırd edilebilmeleri için koydum. gündelik dilde edebî sanat yapılmıyorsa, anlam ayrışması için yer yer kullanılabilir. Egzantirizm işi olmaz, korkmayın.

ve saire


24 Temmuz 2021 Cumartesi

Herkes, Das Man, Birisi, Birileri, Birisilik

Das Man'ı "herkes"ten çok "birisi/birileri" karşılıyor gibi.



(Kim bilir ne oldu da bu yazıyı yazmayı unuttum? Birisi aramıştır? Çalışırken başıma bir şey gelmiştir? Birisi cevabını merak etmediği bir şey sormuştur? Bir sansasyonel olayda fikir beyan edeceklerine "yazmıyor", "hadi bu konuda da konuşsana!" diyen parazitler kafa beyin bırakmamıştır? Ve saire...

"Birisilik" iyi bir kavram. Bir şeyleri karşılıyor özellikle sosyal ontolojide. Neden differansiye edip tedavüle sokmadığıma şaşırdım. Lüzûmlu bir kavram: Kavramlar atmasyonla yerleşmez. Yeri geldiğinde ve sınanarak içeri alınır. 19/6/2025)

23 Temmuz 2021 Cuma

Ne Zaman Buldum, Ne de Yorumbilgisine Yoğunlaşabildim

Buradaki yazılar yorgun argın internette gezinen okuyucuya hitap etti. Konunun etrafında dolaştım durdum. Makale türü yazıları ise bitmeden ve yayınlanmadan buraya bırakamıyorum, sağda solda kes yapıştıra maruz kaldık,  kendi yazdıklarımızı başkalarının imzalarıyla okuduk durduk yıllardır.

Blogları ayırmam bir dönem belli alanlarda yazılar arayan okuyucu kitlesi yüzündendi. Zamanla, okuyucu kitlesini genişletmek yerine online not alma alanlarına çevirdim bloglarımı. Uzun bir suredir de okuyucu kitlesinin uzaklaşmasını bekledim. Okunmamak kadar, her şeye karışan, eleştiri getirme yerine trip atan yeni okur yazar kütlesince okunmak da sorunlu.

Akademik hayata karşı tepkim ve mesafem, dışardaki düşünceye ilgi duyanların hakikat dertlerinin olmamasıyla dinmeye başlasa da, üniversitelerin düzeysizlikleri katıldığım bir kaç kongrede yüzüme çarptı. Fena oldum. Hakikat derdi oralarda da kalmamış kabul ettim.

Akademi dışında fikir üreten hiç bir odak kalmadı. Akademi de hızlı üretim peşinde zor konulardan kaçar oldu. Olgunlaştırılması uzun yıllar alan konulardan kaçınma akademik eleştirinin de çöküşünü getirdi. Dergiler tartışmama dergileri olarak çıkıyor, bir yığın paldır küldür yazılmış, estepetapüften makale, iddia, yazı. Eskiden tartışmaya açıklıkla yer edinmiş dergiler birbirini övenlerin ideoloji üretim çiftliklerine, kadrolar cemaatlere/biraderliklere dönüşmüş.

Özel Sayı dergilerinden birisinin redaktörüne onca hatayı sonraki sayılarda düzeltmeme, tartışmama meselesini sordum, bir şey anlamadı, boş boş baktı. Eskiden dergiler okuldu. Şimdi bültenlere dönüştü.

Artık bir şeyler yapmak için geç de kalınıyor. Düşünce Tarihçiliğinin, edebiyat kuramının sığ versiyonu felsefeyi, toplum kuramını da gerekçelemesiz, temellemesiz bir yola sokmak üzere.

Boşa mı direndik onca yıl diye sormamanın nedeni biraz da Max Planck'ın kuramsal fizik için söyledikleri ile ilgili. Bilen bilmeyene anlatsın. Onun adına kurulan enstitünün entellektüel anlamda çöküşünin temellerini anlatmak isterdim. Praxis International kadrosunun bir kısmının Bosna Hersek'teki militarist tavırlarını, geriye kalanlarında 'nereden gelirse gelsin'ci bir yazıyla onca acıyı, katliamı ve tecavüzü kınayamayışlarını anlatmam kimi ilgilendirir ki? Richard Bernstein ve Habermas'ın o büyük krizdeki düşük performanslarıyla aydının rolünün eleştirel düşüncenin yeni neslini yolda bırakışı vb zor konular. 

Universalia'nın sözcüleri meydanlardan çekilirken, Nominalia'nın mirasçıları bizi utandırdı. Postmodernler, yenisağcı düşünürler daha dürüst ve entellektüel tavır aldılar. 

Ömrümün 12 senesi Habermas çalışmakla geçmişti. Gadamer ile tartışmasında Gadamer'in hakkının verilmemesi Gadamer'i daha ciddi okumamla sonuçlandı. O gün bu gün zor zaman dostum oldu. Bu tartışma için çıkan yayınların düzeyi çok düşük. Meselenin hakkını vererek yazmak için de uzun bir süre geçim derdi çekmemek gerek. Her ara verişimde, meselede başadönmek zorunda kaldım. Sadece hafıza sorunu, unutma, yeniden yoğunlaşma meseleleri değil, daha ileri bir ufuktan, daha derinleşen bir tecrübeden değerlendirme gerekliliğinden. Yorumbilgisinin kendi buyrukları da hep baştan başlattı diyelim. Müthiş bir zaman kaybı kariyere yönelik eser verme meselesinden bakılırsa. Hakikatperverlikten bakıldığında ise iyi ki böyle oldu demem daha doğru olur.

Kongrelerin birisinde çok zaman kaybettiğimi ve meseleyi unuttuğumu alman konuşmacıların sürelerini bana vermeleri, frankfurterlerin adıbüyük cahillere karşı koruyucu kalkan gibi dikilip anlayamadıklarını izah etmelerine şahit olduğumda düşünmeyi bıraktım: Hayatsız felsefe olmaz. Zaman kaybetmemişiz. En zor entellektüel meselelerde bile gerçekliğimizin hakikatine dönüp bakmayı öğrenmenin başka yolu yok. hayatı, hayatını ciddiye alacaksın, bir sincap gibi.

Entellektüel çöküşün sol geleneğin çöküşü ile de bağlantısı var. Düşüncenin ideoloji (Marx'taki yanlış bilinç) ile değiş tokuşunun da eleştirisi sınırlı kaldı. Althusser geleneğinin türkiyedeki düşünceye olumsuz etkisini de kendisi ile anlamamak gerekir. Diğer ülkelerde aynı içe kapanmayı ve eleştirel diskurdan kaçışı yaşamadılar.

Geçtiğimiz yüzyılın yıldız düşünürü Gadamer idi. Zor, derin, hakikat peşinde. Habermas eleştirel düşünceyi taşıdı, genişletti, toplum kuramı ve bilgi sosyolojisine büyük katkılarda bulundu ama en büyük toplumsal sınanmasında tatile çıkardı. Bosna'da olup bitenler bizlere çok acı çektirdi. Anlatması zor, acı, kahredici. Bir entellektüel kuşağın üniversiteyi terketmesine yol açan suskunluk, batımerkezciliğin bencilce tercih edilmesi vs vs ...

(düzeltilmedi)

15 Eylül 2013 Pazar

Entellektüel Düzey


Bir şeyi çoktandır bulmuş olmak değil, bir şeyi soruyor olabilmek önemli.
Toplumsal entellektüel düzey daha çok neye ihtiyacımızın olduğunun ifadesidir.

Eldeki devasa entellektüel aygıt, birikim kendiliğinden konuşmaz, yeni bir şey söylemez.
Söylenmiş ve alıcısı olmayan söz  de söylenmemiş sayılmaz. Evet.

Bir şey söylenmemiştir, ancak, sorusu geldiğinde cevabı mayalanmaya başlar. Söylenmemiş de söyleneceklerin, söylenebilirliğin, söylenip de gün ışığına çıkamamışların kapsamı altındadır çoğu kez.

Hakikat sorusunu beklemez, bir zorunluluk olarak. Her hakikat iddiasının bir sorusu vardır.

2 Ekim 2012 Salı

Felsefe Açık Diskur ve Etkileşim İşidir!


Eleştirel bir duruş, kendini gözden geçirme olarak "felsefenin kendisine dönmesi/yönelmesi"ne itiraz edemeyiz. ”Kant'a dönüş” (hattâ ”Hegel'e geri dönüş!”) şiarının karşısına Husserl’in   ”şeylerin kendisine dönüş!”ü çıkarmasındaki hakîkat iddiasını da gözden kaçırmadan!

Felsefenin yapması gereken şey  "hayatın, görüngülerin kendisine dönüş" olmadığında bir içe kapanışın, hakîkati ideolojiye feda etmenin, hayat ve hakîkatten gelen eleştiri ile sınanışa kapanmanın önü açılır. Hayatın kendisine dönmeyen bir felsefe kısa sürede hakîkat kaybına uğrar, hakîkat iddialarını yitirmediğinde iddiaların ayrışmış çeşitliliğini yitirir.

Modernizm'in savunulması, korunması meselesinin felsefenin geleceği ile örtüştürülmesindeki ”modernizm” ile kasıt ”modern eleştirel demokratik diskur”un temelleri ise pek fazla itirazım olmaz. İşin doğrusu, Modernizm'in bir paradigma olarak tartışma konusu edilmesi olsa da.

Modern Diskur'un savunulmasının evrenseller-nominalia tartışmasına denk düşen tartışmaya da atıfta bulunması anlaşılır bir şeydir. ”Universalia”, evrenselleştirilebilir genel kavramlar, cümleler olmadan içinde eleştirel alışverişte bulunabileceğimiz, söz söyleyebileceğimiz ve düşüncenin çeşitlenebileceği diskurdaki eleştiri cezbedecek narrasyonları, önyargıları, hazır bulunan lafzı da kaybederiz kendisinden yola çıkılabilecek doğrular/eğriler kadar.

Modern  Diskur'un toplumsal, beşerî bilimlere ve doğa bilimlerine yazdığı kanunlu ilişkiler ve bilimsel bilginin bütün zamanlar için hakikikat açıcılığı sorunlu anlayışlar. Bilimsel bilginin ilerlemeli ve ilerlemeci modelinin bilimsel bilginin "bir kereliğine tüm zamanlar için"liği yanılgısını içten frenlediğini de unutmamamız gerekir. Modern bilim anlayışının içinde çeşitli pozitivizmler ve envai türlü pozitivzm eleştirileri (yerleşik/immanent?)dir. Modernitenin çeşitli sorunlarının modernizmin içinde de çözülebildiğini ifade etmemiz de hakkanî olacaktır.

Modernizm'in içinde de bilimlerin paradigmatik yapısı görülebilmiş durumdadır. Bu, modern olanın zorunlu olarak çıkaracağı sonuç'tan çok varolan eleştiri ile ilişkide şekillenen bir kavrayıştır.

Bilimlerin dönemselliği, zaman ve mekânsal sınırlılıkları, tarihsel ve dinamik oluşları tabii ki modernizmin bir gerekliliği veya eseri olarak ortaya çıkmadı. Modernizm zaman mekân tarihsellik, otorite ve önyargıdan koparılmış bir bilim anlayışının peşindeydi.

Otorite, intersubjektif ölçü ve gelenek eleştirisinin bazan bilimin ruhban sınıfını yaratılmasına, bazan bilimin otomatiğinin otorite ile yer değiştirmesine, 1984'ler, "Cesur Yeni Dünya"lar, Hiroşima'lar, kitle imha silahlarıyla siyaset, terör dengesi teorileri, Moskova Mahkemeleri gibi uzanımlarının abartılı olduğunu varsaysak bile popüler kültürel hegemonyaya ve içi boşalmış, estetiğinden ve gerçekliğinden koparılmış hayat tarzlarına yol açtığını unutmamak gerekir.

Habermas Modern Projeyi ”yarım (bırakılmış) proje” olarak görür ve tamamlamak isterken ”batı dünyası” ile ”diğer dünya” arasındaki evrenselleştirme sorunlarına takılır. Habermas'ın  ”Onların bizden öğrenecekleri olamaz mı?” iddiası ile Gadamer’in ”karşı tarafın bize bir söyleyeceği var!” düşüncesi burada modern-eleştirel diskur ile hümanist-eleştirel diskur’un ayrışma hattını oluşturuyor.
Bizde Hümanist Gelenek ile Aydınlanma Düşüncesi özdeşleştirilirken Modern Felsefi Diskur’da bu alanda bir ayrışma yaşanıyor. Hem Hümanist Gelenek'le hem de Modern Felsefi Düşünce ile geleneksel bağlarımızın olduğunu düşünmekle beraber Modern Diskur’un bir kontra-transfotmatif bir kavramsal model olarak alındığını, düşüncede belli bir sömürgesellik pozisyonu içerdiğini, batının tarihsel gelişim gerçekliğini algılamada, batının gerçekliğinin hakikatînin relativizasyonunda sorun yaşadığını düşünüyorum. Everenseller hem herkese açık ve herkes için, tarih karşısında herkes eşit, hem de tersi geçerli: ”Batı'nın süreçlerini yaşarsan doğal, hakiki ve evrenselsin!” yanılsaması. Batı’nın kriterleşmesi tarihten öğrenmeye değil, tarihsiz bir ideolojiye kapı açıyor.

”Roman en ileri edebî formdur!” önermesi bile batı merkezli bir anlayışın tartışılmamış dayatmasıdır. Yanlışlanmaya kapalı, ideolojik bir dayatma, projeksiyondur. Neden mesnevi değil de roman? Şahıslar, iç dünya, bireysellik; düz yazı - şiir; yazımerkezci ve sözmerkezci gelenekler; doğu ve batı üzerine kuramlar pozitivist olmayan, eleştiriye açık sosyolojik bir ilerleme anlayışına ve sokratik diyalog modeline izafeten kurcalanamamış durumda. Metinde sabitlenmiş ile değil, konuşma ya da diyalog içerisinde ilerleyen bir anlaşma hareketi içerir anlama. Yani yazılı da olsa söz bir tartışma süreci gerektirir ve sorunun önceliği, sorunun cevabını arıyor ya da buluyorluğunun önemi buralardadır.

Modern’in kaybı ile dünyanın irrasyonalizasyonu arasında bir paralellik, korrelasyon ya da ilişki varsa Modern’e sahip çıkma kaygısı anlaşılabilir bir kaygıdır. Modern hem en kapsamlı, karmaşık ve olgun modelleriyle eleştirilmeli; hem de modernizmin paradigmal yapısı ihmal edilmemelidir. Felsefi Yorumbilgisi gibi gelenekler modern olanı indirgemez, ideolojiye dönüştürmez; ideolojiye dönüştüğünden eleştirir, tıpkı eleştirel modern felsefenin yaptığındaki gibi.

Adorno ve Horkheimer'in kaygıları Habermas'ın İletişimsel Eylem Kuramıyla henüz dönüştürülmüş, çizigisine çekilebilmiş değil. Habermas ile modern projenin tamamlanabilmesinin epey sorunlu olduğunu gördük, elbette başka çabalar da olacaktır, öncelikle Habermasın aşılması kaydı ile. Aydınlanmanın Diyalektiği’nin naif bir kaygıdan yola çıkmadığını bize zaman gösterdi. Modernizm'in kazanımları (ki bence bunlar açık demokratik diskur, yanlışlanmaya açıklık, parlementer demokrasi vb) terkedilmeden, reddedilmeden Modernite’nin yanlışlarını aşarak ”ilerlemek” düşünce geleneklerinin her yöndeki akla yatkın akışlarının ifadesi olacaktır.

Bugün Modernizm'in eski bilim modellerinin peşinden gitmemesi reel bilim pratiklerinin eleştiriye açıklığıyla da alâkalı. İlkel bir modernizm eleştiriden geçmiş bir modernizmle artık pek benzeşmiyor. Jakoben, tepeden inmeci ilericiliğin, ya da sosyal darvinist bir sömürgeciliğin, otoriter ilerlemeci ideolojinin Kant sonrası aydınlanmacılıkla pek alâkası yoktur, ayırt etmek gerekir. Kant sonrası aydınlanma ile aydınlanma felsefesinin ilk biçimleri arasında dağlar kadar fark vardır.

Modernizm iddiaları özgün, otantik, saf, bozulmamış bir modernizm'in ifadesi değil, çeşitli modernist duruşlar var ve bunlar diğer düşüncelerle karşılaşmış, etkileşmiş duruşların ifadesi. Karşılıklı söyleşebilen, konuşabilen, birbirini eleştirebilen, tartışabilen geleneklerin varlığı ve etkileşimi sanıldığından daha belirleyici.

"Artık yeni şeyler söyleyemeyiş"i üzerinden felsefenin kendisini konu etmesi, ele alması, kendisini gözden geçirip eleştirmesi elbette doğru yöntemini buldukça hakikatle örtüşen büyülü ve büyüleyici bir teoriye dönüşün değil; bir praksis felsefesine, fronesis’e yönelimin ifadesi olacaktır. Modern dönemin abartılı ve yukarıdan aşağıya buyuran; hayatı, hayat tarzlarını ve praksisi belirleyen teori anlayışına demokratik, insanî, hakîki ve hakîkatli bir itiraz olarak. Gerçekliğimizin hakikatinden konuşma ve iddiada bulunma olarak, yeniden!

18 Nisan 2012 Çarşamba

Öyle ise Öyledir!


Öyleyse öyledir. Böyleyse böyle.

Nasıl ise öyledir, ne ise o olacak olan.

Doğru anlama yoktur: Her anlama geç anlamadır, geçici anlamadır. Yanlış anlaşılmaya itiraz, demediğini söylememiş olmak içindir. "Sorumluluğunu üslenmeyeceğim, savunmayacağım sözü kimse ağzıma koymasın"dır.

Her anlamanın geç anlama oluşunda da, bir başka yerden anlayışa göre yanlış anlama olabilmesinde de sorun yok. Anlama zaten budur, bundan ibarettir. Anlama, anlamanın kapısını açar. Anlayan anlaşılandan, anlaşılan mevzu üzerinde daha ileride olsa bile, anladığının içeriğini boşaltamaz, tüm zamanlar için sabitleyemez. Anlaşılan yorumdan ibarettir. Uygulanan da.

Anlama özel değil kamusaldır, yazıda çivilenen değil, konuşmayla kendisine hareket edilen anlaşmadadır.

Anlaşma imkânı paylaşılanın, bölüşülenin, sırt dönülenin, çarpıtılanın dünyasındadır.

"Yanlış anlama" çarpıtma olduğunda sorunludur, doğru anlama zaten yoktur, olsaydı da sabitlenemez, avuçta tutulamazdı.

Çarpıtma, öznelliğin masumiyet ifadesi de olabilir, tartışmaya kapalılıkta, dayatmada yitirilebilecek bir masumiyetin. 

Anlama, tartışmaya kapalı olduğunda tahakküm eder nesnesine. Nesnesini "Onun bana bir diyeceği var!"dan görmek, söyleyeni kendi sözünün otoritesi görmek "Ona bir diyeceğim var, Onun da benden bir öğreneceği olamaz mı yani' den farklıdır.

Dinlediğimin, okuduğumun bana bir diyeceği var!

"Söylediğin budur!" doğru anlama iddiasında bulunan bir yanlış anlamadır. Hiç bir yanlış anlama "bu bir anlama değildir, bu bir yanlış anlamadır!" demez.

Yanlış yorumu dışlayan, yanlış yorumdaki "doğru"dan, yanlış yorumla ulaşılacak "doğru"dan kaçıştır.

Doğrudan kaçış, sabitlenecek, sonuçlanacak, bitirilip tüketilecek olandan kaçış değildir: "Evet bunu söylüyorum!"dan, doğrulamadan, başkasını onaylama'dan kaçıştır.

Ve kaçış yüzleşmenin gölgesinden yaratılmıştır.

İnsanî olan, insanîdir.

21 Mart 2012 Çarşamba

"Örf ve Adetlerin Gereksizliği" İddiası

Diyelim ki örf ve adetlerin gereksiz olduğunu düşündük ve defteri kapattık.

İkinci bir soru derhal ensemizde bitecek, ayaklarımıza dolaşacaktır: "Örf ve Adetten kurtulmak mümkün müdür?"

Gelenek, gerekçelerini ve temellerini bugünkü duruşumuzdan doğruluğu sınanmış olarak çıkaramayacağımız tarihî ve toplumsal tecrübenin eseri, birikimidir. Gerekçesini ve nasıl temellendireceğimizi bilmediğimiz ya da yanlış temellendirdiğimiz her kurum yanlış, hatalı, kusurlu değildir. Hem yorum hem de gündelik uygulama olarak kendisini anlayışımızda bir kusur olabilir.

Gelenek bildiğimiz, geleneğin zaman ve mekâna bağlılığımızla aydınlattığımız veya aydınlığa çıktığı yorumlanmış, uygulanmış halidir.

Geleneklere hakim olabilmek ve topyekün eleştirebilmemiz için kendisini ve hayatını yorumlayan varlık olmamamız gerekir. Yorum tarihseldir, anlama ufkumuzla sınırlıdır, yorumlananın ta kendisi değildir anlam olarak elimizde olan.

Gelenek kendisini esir almaya, indirgemeye, tüketip kurtulmaya çalışan bir ufukta değil, açık bir ufukta eleştiriye tabi tutulabilir. Bu eleştiri de topyekün eleştiri değil, insanın kendisini ve ufkunu düzeltmesi, genişletmesi biçimindedir. Daha geniş bir anlama ufkundan, olgunluktan, daha ileri bir zaman ve mekâna yerleşiklikten sınanmakladır. Sınamak (karşılıklı) sınanmaktır.

İnsan yeniden yeniden değerlendirir düşüncesine tema edindiğini. İleri bir zaman olay zincirlerini ya da konuyu bir biçimde kavratacak şartları ortaya çıkarabilecektir. Her ileri nokta her anlamın sırayla kendini ele verdiği nokta değildir. Anlama geleceğe ve geleceğin imkânlarına açık bir süreçtir.

Hem ele aldığımız hiç bir zaman için ele alınanın kendisi, tamamı; tamamlanmış, bitmiş hali değildir. Hem de ele alışımızın ele alışların en mükemmeli, doğrusu, en kapsamlısı olduğu iddiasında bulunma imkânı ya da hakkı bize bahşedilmemiştir.

Örf ve adetleri kutsallaştırmayı, onlara tapınmayı eleştirme başkadır, örf ve adetleri gereksiz görme işi başka. Gereksiz görüp kendinizi "kurtulmuş" ilan ettiğinizde geleneğe esaretiniz başlar.

Geleneğin hikmeti kutsanmasında veya yadsınmasında değil, düşünmeyi, sorumlu yaşamayı şiar edinmiş tevazûnun, fanîliğin yorumlama, anlama ve anladığını nihaî yorum görmeme kapasitesi ile buluştuğunda kendisini ele verir: Bir yerde, bir zamanda anlaşılan hakikat sulanmış hakikat değildir, gerçekliğimizin hakikatidir, verimli ve açık bir ufkun yeşermesidir.




13 Kasım 2011 Pazar

Soğuksavaşın Tıbbiye Kolu, Akıl ve Zekâ Üzerine Not

Birisi Mamak Askeri Cezaevinde diğeri Cerrahpaşa Tıp Fakültesinde görev yapmış iki hekimin, iki tıp profesörünün mahkûmlar, işkence mağdurları üzerine hazırladıkları araştırma raporlarını ve bildirileri okuyorum.

Okuduğum ilkel bir psikiyatri, sosyal interaksiyonun farkına varmamış bir sosyalleşme anlayışı, külüstür bir kriminoloji ideolojisi, inceliği olmayan fikir yürütmeler ve cehalet, derin ve ukalâ bir cehalet.

Mahkûmların zekâ kıtlığı üzerine yazmış birisi. Ötekisinin kast anlayışını andıran bir doğuştan suçlu-suçluluk tezi var gibi görünüyor.

Okuduklarımda ilgimi çeken, bu şahısların kriminolojiye verdikleri önemi kendi bilim dallarına vermemiş oluşları. Tıbbî deontolojiden habersiz ve dünya hallerine karşı dokunulmaz taraftan olduklarından haberdar edici bir havadalar. Ahireti var mı bu muhafazakârlığın? Varsa nasıl bir ahiret, dünya yargısı umurlarında olmadığına, kendi doğrularını mistifisize edebildiklerine göre?

Psikiyatrinin alanında kimbilir kaç ”bilim adamı” bu şahışsların rehberliği ve koruması altında yetiştiler. 12 eylül sonrası psikiyatri, psikanaliz ve kriminoloji metinlerine göz atmamız ve eleştiriden geçirmemiz, birileri eğer bilim yapabildilerse onların da hakkını verebilmemiz gerekiyor.

Baskı altındaki bireyin davranış biçimlerini, kapanışlarını, içe dönüşlerini farkedememiş olmaları işkence mühendisliği yapmadıklarını ancak, ”ideolojinin” hekim hırkası giymiş komiserleri olduklarını gösteriyor. Mahkûmların kaderleri üzerine söz haklarının olduğunu düşünmeleri, adaletin kurumlaşması ve gerçekleşmesi süreçleri üzerinde kafa yormamaları kriminolojik ilgilerini psikiyatrinin alanına çektiklerini açığa vuruyor. Bir bilim dalı, alanı değil, bir revir ve vesayet olarak psikiyatri!

Benzeri bir dünyayı toplama kampları dışında bir bağlamda da düşünmek isteyenlere "Frances"i izlemelerini salık veririm.

Mamakta görev yapan, şimdilerde profesör olan kişi, zekâ üzerine ahkâm keserken, aynı cezaevinde tecavüze uğramış 30 küsür genç kızın bulunduğunu farkedebilecek bir zeka derinliğine sahip değil. İnsanların acılarını yüzlerinden okuyamayan, zekâlarını okuyup ölçebiliyor kanaatinde.

Farketmemezlikten gelişler ise bazı biçimleriyle birilerince uyanıklık olarak görülebilse de zekâ işi değil. Bahsettikleri akılsız bir zekâ olmalı! Akılsızın sorumluluğu da, vicdanı da olmaz. Görmek, anladığını ve bildiğini insanlıkla, hayatla hakikatle düzeltmek insanlıkta karar kılmışlara mahsustur. Kapısı insanlaşmaya açık olanlara.

Onlar belki de bunu yarım yamalak kavradıklarından mahkûmları tımar etme derdindeler. Oysa kendilerinde adaletin herhangi bir anlamıyla sorumluluk duygusu yok. Ezberlerini delebilen, deşebilen hiç bir hakikatten gelecek ışığa açılmış perde yok.

Karşılarında aç, eziyete uğramış, ele verilmiş, arkadaşlarını ele vermiş, direnmiş, direnmekte olan, orada niçin bulunduğunu anlayamayan gecesi gündüzüne karışmış, doğrusunu da eğrisini de anlatmaya tereddütlü bin bir insan var.

”Hayvanlarla ilişkiye girdiniz mi?” diye soruyorlar, ”babanızdan sopa yediniz mi?”.

Evet, ahlâksızlık akılsızlığın en derin formu!

2 Kasım 2011 Çarşamba

Tombilikus Dombiliks Notiksus Araştırmaları Enstitüsü Kuruldu!

Tombilikus Dombiliks Notiksus Araştırmaları Enstitüsü faaliyete geçmiş bulunuyor.

İlk araştırma raporu sosyolingvistik'in alanında, Tombilikus Dombiliks Notiksus'un dil bilinci üzerine fenomenolojik bir çalışma.

23 Ekim 2011 Pazar

Bir Düşünce Deneyi: "Tekrar Dünyaya Gelseydim"

Tekrar dünyaya gelebilseydim şimdiki tecrübemi unutmuş olarak gelecektim. Unutmuşluğun her hangi bir anlamında.

Şimdiki tecrübemi devreye sokabiliyor olmayacaktım.

Tecrübemi devreye sokabilseydim dahi, tecrübe geçmiş üzerine bir tecrübe olacaktı, şimdiki kadar gelecek üzerinde hakim olabilecektim. Hakim olmanın anlamını açık bırakarak.

Şu anki halimle dondurulup uyandırılma gibi bir şey dahi olsaydı tekrar dünyaya gelme, hafızamla, sorumluluklarımla beraber, daha değişik insanlarla, daha değişik bir zamanda birlikte olacaktım.

Oysa "tekrar dünyaya gelmek"le kastımız çoğu kez, aynı hayatı baştan alabilmekten ibaret.

Aynı hayatı baştan aldık diyelim: Şimdiki aklmız, şu anki reddetmek üzere olduğumuz hayatın ürünü. Bu aklıi tecrübeyi, geçmişi bırakıp, yeni bir geçmiş sahibi olmak için geçmişe dönmek istiyoruz. Oysa bırakmak istemediğimiz aklımız eski geçmiş demek istediğimiz bir geçmişin ürünü.

Hayatımızdan memnun değiliz diyelim. Memnun olmadığımız hayatı düzeltebilmek için memnun olmadığımız hayatın ürünü bir aklı, bilinci, tecrübeyi korumak istiyoruz. Aklımız ve tecrübemiz sıfırlansa, neyi yeniden yaşayacağımız, neyi yaşamayacağımız, bugünden daha iyi bir noktaya gelip gelmeyeceğimiz belirsiz.

Diyelim ki bugünün aklıyla sıfırdan alabildik hayatı. Eski yanlışlarımızı düzeltmeye başladık. Düzelttiğimiz yanlışların bizi ve diğer insanları götüreceği yer şimdikinden farklı bir yer olacak. Yüz vermediğimiz birisiyle evlendik, başka okula gittik, bunlar olduğunda, dünyamız da, biz de etrafımız da başka olmaya başlayacak.

Yangınları, katliamları, kazaları engelledik. Peşinden geleceklerin ne olacağını bilmiyoruz ki. Gitgide, akışı düzeltmekten, bir bilinmeze doğru yol almaya başlayacağız. Gidişat hakkındaki beklentilerimiz ve bilgilerimiz tahmin ve çaresizlik duvarını aşmamıza yetmeyecek.

Hayatta öyle şeyler olabilir ki, onları durdurmakla gidilebilecek yer, herhangi bir bugün veya yarında gelinebilecek yerden iyi olabilir, iyi olduğu düşünülebilir. Öyle olduğunda dahi, genel sonuçlar daha olumlu geldiğinde dahi, o zamana başarıyla gelmiş olanların ayağının altındaki halıyı da çekmiş olacağız. Kötüler iyi olabilecek, iyiler daha talihsiz bir noktadan başlayabilecekler.

Kansere çare bulan, büyük bir savaşı engelleyecek birisinin annesi olacak bir kadınla evlendik diyelim. O çocuk dünyaya gelmeyecek. Böyle bir şey olduğunda, olan bir şey olmamış olacak. Diyelim ki reinkarnasyon doğru ve bu çocuk başka birilerinin çocuğu olarak dünyaya geldi. İçinde yetiştiği aile, ortam olmayacak.

Bir başkası aynı işi yaptı diyelim. Diyelim de, dünyaya geri gelme, hayatımı baştan başlatmasını dileme nedenimin onun dünyada olmasından ağır bastığını nasıl ölçeceğiz? Bu geriyesarış bizden gelen bir talepten dolayı ise. Elimizde olmayan nedenlerden dolayı geri sardığımızda filmi, bu bizim tercihimiz olmayacak.

Hafızamız, tecrübemiz bizde kaldığında da, hangi yaşta hangi yaşın aklını, kimliğini koruyor olacağız? İç yaşımızda yetmiş yaşın bilinci hakkani mi diye sormayalım haydi. İş kolaylaştırıcı bir şey mi, yoksa bir pranga mı olacak bize? yetmiş yaşın tecrübesinde bir iç yaşında bebek olduğumuzda, hatta dil bilmeden, dil uzmanları kadar ayrım yapabildiğimizde yaşımızın hakkını verebileceğimize emin olabilir miyiz?

Kimliğimiz, kişiliğimiz daha baştan başka bir kişiliğe doğru kayacak.

Doğuştan kazanılmış bir kişiliğimiz olduğunu, ömür boyu bununla devam ettiğimizi düşünmekteysek terbiye, tahsil, emek, çırpınma, onca olgunlaşma çabası niye?

Her şey "dünyaya yeniden gelseydim, yaptığım yanlışları tamir etmek isterdim" dememle başladı. Geleceğe yönelik yanlışlarımı değil, geçmişe yönelik yanlışlarımı geleceğe yönelik yanlış olarak düşünerek tamir etme durumu. Geçmişi tamir etmek ve başka bir bugünde olmak için bugünkü halime,  ihtiyaç duyarak.

Başka bir bugünü istemiyor olabilirim. Bugünkü dünyayı beğensem de beğenmesem de, geldiğim yeri kanıksayarak, kabullenerek sorumluluğunu üslenerek yaşadığımdan.

Bu sorumluluktan yola çıkarak, bu sorumluluktan kurtulmak isteyişim ilginç olan. Filmi geriye sararak geçmiş bir noktadan başlama işi o kadar küçük bir müdahale için olsaydı geriye dönüş için yeterli bir talep oluşturabilir miydi? Belki.

İnsanlar kaybettikleri ev anahtarı için bile geriye dönüş talep edebilir, iş insanlara kalsa, buna fazla kafa yormayalım. Önemli olan bu talebe olumlu cevap verilseydi ne olacağında.

Güzel bir kızla buluşma yerine kendisine araba çarpan yaşlı bir kadını hastahaneye götürmekten vazgeçmek değildi, hayatla ilgili pişmanlık noktaları buralarda değildi. Kabalık, hoyratlık, vurdumduymazlık hallerine karşıydı. Ama insan olgunlaşarak, yanlıştan öğrenerek incelmiyor mu?

Derdim, hastahaneye götürdüğüm tanımadığım yaşlı kadının yerine dünya güzeli ve iyisi bir genç kızla buluşma değil de, eğer genç kızla yaşlı kadını yüreğim burkularak birilerine emanet edip buluştuysam, yaşlı kadını hastahaneye götürüp genç kızı sokakta ağaç etmek, küstürmek için ise? Bu beni daha iyi bir insan mı yapar? Yaşlı kadını başkalarının insafına bırakıp gitmem bu kadar derin yara açmış olsaydı içimde, bu bir dersini almışlık da olacaktı. Oysa ben yaşlı kadını hastahaneye kaldırdığım için, böyle bir yaram yok. Sadece bir genç kızı incittim. Bir daha buluşamayacağım, haki anlatamayacağım. Adresi olmayan, nereye gideceğini bilmediğim. Ya da adresimi ve nereye gideceğimi bilmeyen. Onu o gün cuntanın siyasi polisi aldı diyelim. Ya da beni. Buluşmamız halinde olmayacak mıydı benzer bir aksilik? Sanırım olmazdı. Ama olabilir, oluyor. Herkese de olmuyor. Bazılarına hayat kolay. Bazıları için ise hayat adeta bir okul. Bundan mı şikayetçi olacağım.

Hayat bu, köprüler yıkılıyor, insan çanakkale savaşına gönüllü yazılıyor, bir bekleyeni olduğu halde. Bir yaralıyı evine alıyor. Bir düşmana su vermeyi insanlık biliyor, kendi dostlarıyla kötü oluyor.

Linç edilen bir devlet başkanını korumak zorunda kalan muhalifi de linç edilse onu bekleyen muhalif sevgilisi ne diyecek? Aferin mi diyecek? Demediği halde hep muhalif mi kalacak? hep muhalif kalacağı kınadığı halde?

Dünyaya ne yüz vermediğim güzel kızlar için dönmek isterim, ne elimde avcumdakileri küçümsediğim için. Reddetmek vazgeçmek insanlığın bedeli. Kimi arkadaşının aşkı, kimi komşunun göz diktiği iş, kimi başkasının evi. Kiminin canı kıymetli. Kiminin gözünde başka insanın beklentileri rüyaları yok. Ama senin var.

Sevilen bir insan olmak, yetenekli olmak, imkanları olması insanın, istediği okullarda okuması güzel bir şeydi. Bunlardan yararlanmadım sanması acı gelse bile bazan.

Ne zaman? Çaresiz kaldığını düşündüğünde, gelecek ürküttüğünde. Bunlar bazan olur. Olur ve geçer. Geleceği olan insan geçmişe takılmaz.

İnsanın feda ettikleri gerçekleşmeyen bir rüya için bile olsa, sevmediği bir insanın hakkını savunmak için de olsa, kazandığı kendisi. İnsanın kendiliğinden, kendisinden başka kazanabileceği nesi var acaba?

İnsanın insan olarak kazandıkları, kendisini insanlığa kazanış da. İnsan oluş toplumlu oluş, başkalarıyla oluş, insanlığı önceleyiş.

Hem o kadar ötekilik, ötekileştirme, başkası, başkalaştırma der insanlar hem de başkalarıyla birlikte oluşun, insanın kendisini gerçekleştirmesinin toplumsallaşma olduğunu telaffuz edemezler.

Ne kadar eksik olana, yalan yanlış olana özeniyoruz. Izdırabımız, insan olmaktan imtina ederek dindirilecek sanki.

Yanlışlı, bir şeyler kaybetmiş, belki hayattan koparılabilecek minimal şeyleri de kaçırmış insanlar olarak görebiliriz kendimizi. Ya hayat tecrübemiz, insana bakışımız, aklımız, fikrimiz, değerlerimiz, öğretebilecek, kurabilecek, inşa edebilecek olduklarımız?

Evet bir kümesim bile yok. Dünyalar önümdeydi. Reddettim. Bugün pişman olmak zorunda mıyım? Yaptıklarımdan bir kâr sağlamadım. Ama, kâr sağlamış olsaydım utanmaz mıydım?

Yoldan geçen kızları çukura düşürebilen delikanlılar da evde kalabiliyorlar, hapisten çıktıklarında. Dünya güzeli kızlar da dağa kaldırılıp oynatılabiliyorlar ömür boyu.

Evlerine döndüklerinde hiç bir şey olarak mı dönüyorlar?

Ermiş olan eski bir cellat.

Çöle düşen eski bir hükümdar.

Mazbutluğu vücutlandıran eski bir hayat kadını.

Eskiden yaptıkları için değil de, insanların haklarını savunduğu için içeri düşen zulme uğrayan bir işkenceci.

Ve tersi. Artık dünyanın meyvesini toplamaya kalkışan diğerkâmlar, insanlık timsalleri.

Eskiden "iyi bir hayat ideali" vardı, şimdi yok. Güzel bir kadınla dolaşmayan yiğit kendini başarısız sanıyor, yakışıklı bir delikanlıyla başbaşa kalamamış bir genç kadın kendisini affedemiyor. Hem bugün diyor insanlar, hem de kısa bir geçmişte takılıp kalıyorlar.

Kuttül Ammarede, Çanakkalede feda edilen sanki bir boşunalık için edilmişmiş gibi.

Açken el uzatmadığım ekmek benim ekmeğim asıl. Göz dikmeyerek edindiğim tok gözlülük. Faydalanmaya kalkmadığım insanlar benim insanlarım. El koymadığım servet, bana insanlık servetini veren.

Dökerek saçarak, acı çekerek, bazan çektirerek yaşadık. Ama başka bir hayat, kendi hayatımın dışında bir hayat yaşamak istemiyorum. Benden alacağı olanlarda alacakları bir şey bırakmamayı isterdim. İhmallerimi tazmin edebilmeyi. Bazılarından özür dilemeyi. Bazılarından özür veya teşekkür beklemediğimi söyleyebilmeyi.

Geri dönmenin değil, tecrübemin, hayat sahibi olmanın eserini verebilmenin rüyası olmalıydı kapımda beklettiğim.


(uykum gelene kadar yazdım. düzeltmedim.)

30 Eylül 2011 Cuma

Hemen Şimdi?

"An" sorumluluk anı.
"An" sanılan geçmişle geleceğin daralmış an'ı.
"Şimdi değilse ne zaman?" talmudik bir soru.
Kapkaç işi değil, "bugün/yarın ölecekmiş gibi" olmanın alanından.
"Hiç ölmeyecekmiş gibi"lik de bir hatırlatma, geleneğin hakikatinin temellerinden.

25 Ağustos 2011 Perşembe

Ayna Ayna Benden Yakışıklı Yorumbilimci Kim Var?

Eh felsefeciler için bluğ çağı geç gelir. Eflatuna kalsa saza kırkında başlamak lazım. Hele hele yorumbilgisinde altmışlarına merdiven dayamayanlara adam muamelesi yapmıyor kimse. O kadar takma dişli, göbekli, ununu eleyip eleğini duvara asmış, ama cin gibi meslekdaşlarımın içinde en azından foxtrot ve çaçaça faslında popüler olabildiğimizle övünürken İstanbul ve Alaçatı'nın çapkın ve hızlı yakışıklılarından Nohut Tatlıgöbek'in felsefe okumaya başladığının haberini aldık ve hasetten çatır çatır çatladık. Heyhat, artık Nohut var, Kardeşler!




(Yukardaki mutlulukmanyağı kedi benim öz be öz yeğenim Nohut'tur! Nasıl da Dayısına çekmiş namıssız!)

Metodoloji Üzerine Notlar: Kadınlara Yönelik Şiddet ve Cinayet İsatistikleri

Müthiş bir artış söz konusu. Faturanın hükümete kesilmesi ise verilere rağmen yanıltıcı çıkabilir.
Gazeteler açısından sorun yok ancak aydınların "korelasyonlar"ı neden-sonuç ilişkisi olarak ele almaları sosyolojik açıdan büyük bir zaaf.

Artışları doğru yorumlamak için;

Polisin konunun üzerine daha çok gidip gitmediği,
Mahkemelerde yeni uygulamaların olup olmadığı,
İstatistiklerde sınıflama ve tasnifte bir değişiklik yapılıp yapılmadığı
Kanun değişikliklerinin etkileri ve benzerleri üzerinde de durmak, verileri elden geçirip yorumlamak gereklidir.

Muhafazakarlık endeksi diye bir şey olsa ve onunla aynı anda cinayetlerde artış olsa, bunun korelasyondan öte bir şey olduğunu düşünsek bile yorumda önümüzde en az iki şık var: "Muhafazakarlık arttıkça cinayetlerde de artış gözlemlenmekte"; "Cinayetlerdeki artışa tepki muhafazakarlıkta patlamaya yol açıyor" gibi.

Kelebek sayısındaki artışla boşanma dalgasının denk düşmesi gibi korelasyonların hesaba asla katılmayacak veriler içerdiğini de düşünmemize gerek yok: Erken sıcaklar, iklim değişikliği gibi ikisine de etkiyenleri bir üçüncüyü isteyen bir ölçüde hesaba katmayı deneyebilir.

23 Ağustos 2011 Salı

Kemalettin Tuğcu, Fazıl Nebil Alsan ve Katharsis

Kemalettin Tuğcu yeni nesiller ve özellikle kurgunun estetiğinden vesaire bakanlar için ne düşündürür bilemem.

Bizim kuşak için söz konusu olan "katharsis" idi. Üzerimizde çok çok olumlu etkileri oldu. Bize dünyalar bağışladı.

Zamanım yok, ilerde bizim kuşağı, Kemalettin Tuğcuyu nasıl algıladığımızı, bize "realist" geldiğini, "o dönemin ruhunu" yazmaya da çalışırım. "Yorumbilgisi"ne malzeme olacak kadarı ile. "Eleştiriler" kapalı.

Türkiyede de çalışmış Auerbach'ın magnum opus'u Mimesis'e ve Gadamerin katharsis tartışmasına dikkat etmeyi salık vererek.

12 Temmuz 2011 Salı

Yarından İtibaren Kapalıyız!

Bu blog'u belki bir işlevi vardır düşüncesi ile açık tutuyorduk. Okuyucusuna hitap etmediği kanaatine vardık.

Yaptığımız açıkta düşünme, açıkta gözden geçirmeden ibaretti.

Okurların dünyasıyla bizim referans dünyamız farklı ve birbirlerini dışlıyor.

Okuyucunun dünyası ile eleştirel bir bağ olmadığında bir dayatmanın, tutuculuğun sözcülüğüne soyunmuş gibi oluyoruz.

Bir süreliğine tadilat için kapatacağız, daha sonra da kapalı devre devam edip etmeyeceğine karar vereceğiz.

Düzeltilmemiş yazılar bir saygısızlığın ya da teşhirin ifadesi değil idiler. Kırdıklarımız ve teşhir eder göründüklerimiz oldu ise kendilerinden özür dileriz.

Kapalı olduğumuz sürede neler yazdığımızı, neleri yazmadığımızı da gözden geçireceğiz.

Saygılarımızla.

6 Temmuz 2011 Çarşamba

"Öteki" Üzerine Tezler 1

Bebek annesiyle, bakıcısıyla, kendisine bir bakanla kendisini henüz tam anlamıyla ayırt edemez. Başkası onun için bir fiziki uzaklık, bir başka yerde olabilirlik olarak kendisini hissettirir.

Anneyle fiziki ortaklıktan kopuş, ayrışma, iki ayrı vücut ve istenç olarak farklılaşmanın bilincinin oluşması bir başka yerdelik, bir başka yerde olabilirlik ayrımının kendisini sunması iledir.

Anneyle ortaklık sezilerin, duyuların, hislerin birebir ortaklığı değil aynı damarlardan beslenme, aynı korkyu hissetme, aynı basıncı paylaşma, fiziki olarak da entegre olmuş vücutlardan bir birini farketmedir.

Anneyle ayrışma hem rahimde beslenme, ısı, rahat, raharsızlık gibi konularda çatışan hislerle başladığını kabul edebiliriz. Simbiyotik anlamın kopması daha derinlerdedir. Çocukta bilinç his olarak başlayacaktır.

Bebeğin dile yatkınlığı, sesleri daha doğmadan ayırd etmeye, hatta belki cümleleri, tonlama ve vurguların edimlerini ayırt etmenin temel hissiyatını edinmesi bir dil bilinci değildir. Çocuğun doğmadan hissettiği dış dünya ve dış dünyanın dili de gramatik differensiasyon süreçlerinde adeta sıfırlanacak, yeniden şekillenecektir, öğretme, aktarma süreçleri içerisinde.

Öğretme genel anlamıyla bir gelenektir, impulsif yanları, doğal, psikolojik temelleri olsa da. Psikolojik, doğal temel bir sosyal halde ortaya çıkar. Beslenme, ihtiyaç, korunma dayanışmanın ilk iticileridir.

"Ben, Sen, O"nun öğrenimi ben'lik sen'lik o'luk bilincinin ne başlangıcıdır, ne de oluşmuş hali. Sezide, sezgde var olanın adının konması, kavramsal boyuta çekilmesidir. bu çekilme bir başlangıçtır. Dilli, dilsel ayrım, ayrışmanın süreçlerinin bir başka boyutta parçasıdır.

Ayrışma bir benzeşmeler, ayrımlar hissiyatı, gözlemi, kavrayışı üzerinden dilselleşir. Dil bu ayrışmayı gramatik, lingvistik anlamalarına da taşır.

Hem sağır hem dilsiz olsak bile, dilli bir topluluğun parçasıyızdır. Dilin dilsiz sanılan insanlara dahi aktarımı dillidir.

Chomsky'nin doğuştan gramatik yapıları bu alanda, düzeyde de işler, açıklayıcıdır.

Dilin varlığını dilsizlik üzerinden sorgulamayı, dilin ne olup olmadığını, dil bilincinin nerede başladığını tartışmayı bir kenara atarak konuşursak: Bebekteki kendisini ayrı bir vücut, bir başka yalnızlık, bir ego, merkez, kenardalık görüş hissiyatıyla örtüşmeyen, hissyatından daha ilkel bir dil aktarımıyla, varolan sezgiselin çok daha altında bir noktadan başlatılıp tekamül eden bir sosyal bilinç ile buluşmaya başlar.

İlkel bir anlayışın çocuğun karamaşık hissiyatıyla örtüşmemesi halinden bir insan ömrünün ve ruhunun yetmeyeceği derinliklerdeki imgeselliklere, kavramsallıklara, anlamsal çerçevelere ulaştıracak, insan ömründen insanlık tarihini tecrübe alanı edindirecek bir öğrenme, terbiye, talim sürecine geçilir.

Kavramlar, yargılar, kelimeler hem ufuk açar, hem de içi boş hatta temellenmemiş, geçerlilikleri belirsiz, geçerliliklerinde geçerlilik alanları kavranamamış bir bilince, ezbere doğru gider.

Çocuğun hayatıyla kurduğu öğrenme bütünlüğünün koparılması noktasıında başarılı cahiller, boş dehalar, çokbiliş diktatörlükleri ortaya çıkmaya başlar.

Başa dönersek: Ayrım hissedilmekte olan bir ayrımdır. Başkası her daim anneden başkası olmasa da, hissiyatın paylaşılmışlığı, adeta aynı sinir sistemini paylaşıyorluktan anlaşma gibi bir temel üzerinedir. Buradaki paylaşmışlık anne karnında dahi belli bir huzursuzlukta, çatışmadaki uyum, harmonidir.

[Ara veriyorum. Online telif bir eser geliştirebilecek zaman ve imkan bulabilecek miyim bilemiyorum. Diğer kuramlara gönderme yapsam da, hem kyas ve eleştiri imkanları sunmak, hem genel bir dil içinde ifade edebilmek için, kendi gözlem, izlenimlerim üzerine kuruludur. Yani belli bir "empirik" temeli de söz konusudur. İnsan ve sosyal bilimlerde (manevîbilimler) yanlışlanabilirlik, hakikat iddiaları bir çok boyutta farkli biçimlerde kendilerini iafade ederler, empirik bir çalışma olması bilimselliğin, yani hakikat iddialarının tek sınanma düzeyinin olması değildir. Yorum baştan itibaren gözlemin içindedir. Zamanla çıkışındak koparak ilerlese de. Bu konular aynı zamanda felsefenin cebelleştiği, modern sosyoligvistiğin imkanlarıyla biraz biraz sosyolojinin alanına çekebildiği bir akışkan alanda ele alınırlar. Metodoloji değildir konuşan, konuşturan, bilgi, gözlem, kavram bilgisi, hayat ve hakikat alakaları, hayvan insan hatta bitki gelişimlerine dönüp bakabilmek, konunun insan teki ve toplumsal-tarihî içerisinde ele alınışıdır.)

Devam edecek

7 Haziran 2011 Salı

Her Yeni Kararda Hukuk Yeniden Hayat Bulmakta, Temellenmektedir!


Hukukta uygulama bir kuramdan, üstyapıdan hayata birşeyler aktarma işi değildir.

Hukukta her uygulama kuramın, anlayışın, temelde olanın yeniden ifadesi, şekillendirilmesi, genişletilmesi, hayatla mutabakatının sağlanması, canlı kılınması işidir.

Aldığınız her karar, hukuku genişletir, günceller, aktive eder.

Uygulama/yorum hemen doğru yorum olmak zorunda olduğundan değil, kendisini tartışmaya açabildiği, temellendirilebildiği, itiraza açılabildiği için ufuk açıcıdır.

Geniş bir ufuk, bilgi geniş yorum imkânları sunar.

Keyfi davrandığımız an yorumun ve uygulamanın öznelerarası temellendirilebilirliğini, gerekçelendirilebilirliğini, sınanabilirliğini unutur; ezberden hareket ettiğimiz zaman her yeni hali bir tipe, kalıba aktarmış oluruz.

Hukuk ezberin değil anlayışın, hikmetin, ahlâk düşüncesinin, dinlemenin ve iddiasını temellendirip itiraza açmanın alanındadır.

Adalet söz konusuysa bir bilgi ve ufuk genişlemesinden, ilerlemeden bahsedebiliriz. Adalet mevzubahis değilse, bildiklerimizin kurumlaşmasından vazgeçmekteyiz demektir.

Hakim bağımsız, hakkkanî kararlarında hukuku, öznelerarası temellendirici diskuru, geleceğe aktarılacak adalet praksisini canlı tutar. Karar, eleştirisiyle, itirazıyla buluşturulmuş uygulamadır. Karar, bir çıkarsama değil, adalet önerisidir. Hukuk düşüncesi aşağıdan yukarıya kurulur, genişletilir, işletilir, gözden geçirilir. Yeni kanunlar uygulamayla gözden geçer, değerlendirilir, anlamlandırılır. Kendisini dayatan, yorum ve uygulama istemeyen kanun adaleti gerçekleştirmediği gibi adaletle de gerçekleşmez.

Yargı, her basit kararda "yeni bir şey" söyler, söyleştirir. Hakikatin yeni bir yanını, yeni bir şekillenmesini, halini.

Yargı, ezber bozarak açar medeniyetin ufkunu geleceğine.

Hukukun hikmeti, yeniden, yanlışsızlık üzerinden değil, öznelerarası diskur üzerinden "kendisini paylaşır".

Adalet için emek yoksa, medeniyetin ortak dili, yani bir medeniyet projesi yoktur!

25 Şubat 2010 Perşembe

Çanakla Şarap İçen Kadehten Vazgeçmiş Olmalı

Kadehten haberi olmayan kırık çanağın tadından ne anlar? Kadehi bilmiyorsan çanağı bize övme!
Nahivci dilini bilmeyen ameleye kulak vereceğine ders verirse başına düşen adı ne olursa olsun taştır.
Kedinin su istediğini değil de sentaksını işiten, onu bize anlatanın adı Süleyman olsa ne yazar?
Kedi avcuyla su vermeyi bilen köylü kadının kucağını ev bilir.
Yanan gölde bir dem kamış olmayan neye kalem olabilir, neye üflenebilir?
Mey şişesinde balık olmayan hangi gönlü dile getirebilir?
Şiir sana hitap ediyor, şair sana hitap ediyor.
Derdi anla, hali anla, duyguyu anla, sonra analiz et.
İstersen baştan analiz et, ama suyu kuma dökme, talibi varken.
Birbirinden ayırdığınız alanlarla dünya anlaşılmaz. Şiir hiç anlaşılmaz. Ayırdetmeyi, yere çarptığını yapıştıran aşıkta gör. Bir olan ayrılmaz. Yapıştırılmışın birliği temenni edilmiştir sadece.
Parçalar ve bütünler birbirinin kapısı değil. Bir anlamda geçerli olan, başka bir anlamda alakasız bir önemin ifşası.
Rind deriz zahiddir, zahid deriz rindanedir. Sözlük kapatılmadan, söze kulak vermeden anlam yaşantısı yok.
Sözlüğe de bak, sözlüğe de dön, bunun öncesi sonrası yok, zamanı yok. Bu bakmada okuma da, dinleme de yok, ifade dert kaçrıldığında, boşlandığında.
Mısra(lar) önerme değil. Önerme olarak ele almanın yeri olsa da. Kelime, imge kavram değil, kavramdan yola çıksa da.
Elinde bir parçabilimin var. Anlamadan anlatmanın aleti elinde gibi dolaşma. İşini yapman, işini iyi yapman herkes işini iyi yapsa bile sonuç vermeyebilir. İşini iyi yapmanın nesnesi sensin. İşin kendinsin. Söylediğinde kendini işle, kendini tamamla.
Söyleneni lafza alet et lâtifeyle. Söylenene kulak vermedeysen, dertten, sunulan şaraptan anlıyorsan.
Cahil de yüz buruşturur, arif de. Birisi yabancı olduğundan iyisine de kötüsüne de. Ötekisi ekşimişe, su katılmışa, hilelisine.
Arif su katarsa sanattır. Cahil su katarsa parçalar bütünü, bütün parçalarını eğretiler, itekler.
Çözümleme bir gerekirliktir, ufku ve ufkunu yitirmeden. Elinde olan sadece sana açık olandır, talep ettiğinden fazlasını alsan da alamazsın. Eksik olduğunu kabul et, fazlasını başkası sana yazsın.
Sen anlamasan da, anlatamasan da seni anlaşılacağından fazla anlayan hep çıkar. Döküp saçtığını toparlayacaklar her daim olsa da, şiir pazarına girdiğinde filinden in!
Kendi evinde hayretle dolaş, yere serileni incitmeden.
Üzerinde dolaşılan, ayaklarına serilen dokumasıdır yaşamışlığın, Efendim.

12 Aralık 2009 Cumartesi

Akıl, Aşk, Bütünlük Kaybı

1

Akıl bir yere gidiyorken vücut başka yere gidiyorsa düşünmüyorsun, ezberdesin.
Telâş, aklın vücuttan koparılması olduğunda, vücut terki ile kopan hakikatle olan bağımız.
Akıl, hayata tahakküme dönüştüğünde, hayatsızlık ve red olduğunda aklın red edilişi aslında akılsızlığın red edilişi.
Akıl, dünyasından koptuğunda, gerçekliğinin hakikatini reddettiğinde, kendisiyle düzeleceği, öğreneceği bir şey kalmıyor, dünyada dünyasızlık mümkünse.
Hep vücudun nefse alâkası konuşuldu. Aklın ezbere kaçışı, ezberde mantıklı olana, yani hakikatsiz bir zerafet, alâkalılık, ilintililik, birbirine açılırlık, birbirinden çıkarlık ve uyuma kapılması unutuldu.
Vücudumuz, nefsimiz, ihtiyaçlarımızla kuyuya çekilmiyoruz hep, bulutlara doğru yükselen başaşağı bir kuyudan da çekilip alınıyoruz.
Hayalin uçuculuklarından genişleticiliğine, estetiğin hakikatsizlikliklerinden zenginleştiriciliğine, hukukun kitabiliğinden uygulamalılığına geçiş yapıyoruz. Tahayyül edişin hayal edişine geri çekiliyoruz.
Vücutla aklın birbirini düzeltebilirliği bir galebe gelme işi değil alışveriş, interaksiyon, dinamik, diyalektik.
Tek başına uçup buharlaşabilecek olan herşey alışverişte, etkileşimde eylemenin ve praksisin eleştirel temelinde oluyorlar.

2

Aşk ve aklın alışveriş içindelikte ayrımı, aşkın intearktivitesi, primordiyalitesi ve toplumsallaştırıcılığından da olsa gerek. Başkalığın önünde eğilme; kibrin, gururun, yanılsamış yalnızlığımızın 'kendini bilme'ye doğru hareketi.
Aşk, hem maddî- manevî diyalektiğinin hakikate açılışında, hem de hakikat-hayal diyalektiğinin estetik açılımında...
Hakikat, bizim dışımızdaki haliyle, üzerine ahkâm kesebileceklerimizin kavramı değil. Bizim hakikatimiz, üzerine konuşabildiğimiz ve konuştuğumuzu anlamlandırabilen, saatlerimizi birbirine ayarlatan hakikat. Gerçekliğimizin, bir yerlerde ve zamanlarda yerleşikliklerimizin, gerçekliklerimizin hakikati.

3

Vücudu hayat tasarımında itmiş görünen vücutçu ve tüketici nesillerin akıl ve vücutta şizofrenik ayrışma eğilimi, bir biradada tutucu, bütünleştirici süreç ve kavrayışlardan kaçmalarından da. Epistemik/analitik bir düalite ya da ikilik, reel addedilen bir düalite olarak karşımıza çıkıyor verili hakikat kaybı içerisinde. Bu hakikat kaybı hem genel ve üzerine konuşulamayacak olandan farkındalığı yitiriş, hem de gerçekliğimizin hakikatinin yerini ilkel, ürkek ve hakikatle düzeltilmeye direnç gösteren mükemmelleştirilmiş kabûsa, ezbere tutunuş. Maddî-manevî, vücut-entellekt, beden ve ruh ayrımları manevî, ruhî ve entellektül olanın niteliksel ölçüm kalıpları (IQ, başarı, derece, konum ve heves kalıpları) maddenin hakikatini reddeden bir şizofrenik-idealist vücut ve madde saplantısına doğru gitmekte. Toplumsallığa olan direnç bireyciliğin bireysellikle tanışmasını ve hakikatiyle düzeltilmesini engelliyor.
Psikanalizi bireysel düzeyden çıkarıp, toplumsal alana analoji halinde taşımanın, hakikatle düzelmeyi bıraktırıp, hakikate terapi yapılabileceğine kadar gidebilecek özellikleri de taşıyabileceğinden toplum kuramı ve yorumbilgisinde haklı olarak eleştirdik.
Bu güne kadar düşündüğümü düzelterek ifade edersem, psikanalitik analojinin doğrulanabilir, meşruiyet talep eden bir yanı da var, düşünüldüğünden farklı olarak şekillenerek ufuk açıyor, eğer şizofreninin kültürel/toplumsal bir boyutunun olduğunu kabul edebilirsek .
Hayatsız hazcılık ile hayatlılığın iş aleyhinde itilişine de denk düşen bir sorun alanı. Toplumsallaşmanın bireyselleşme kanallarının daralmış kişiselliğin yapıları karşısında gerilemesi. Kişisellik de kişiselliğini, ortaklaştırıcılığını ve itiraz talep ederek bireyselleştirebiliciliğini hakiki iletişim ve hakikatlilik kaybıyla yitirirken.
Yeni gerçekçi geçiniş türlerindeki gerçek kaybı, gerçekliğin ayrışıp dağılmışlığı üzerine kurulu ve bireysel planda. İdeolojinin bireysel planda hakikatin yerini almışlığı biçiminde de üzerinde düşünebilirz.
Medeniyet çözülmeleri, toplumsallaşmalarda çözülme içinde kendisini gösteren bütünlük kaybından yola çıkarak topumsal boyutta da birşeyler söyleme imkanımız var: İdeolojik bir tüketicilik, gerçeksiz estetik mantıksallık ve bütünlük, düşüncenin kitabilik ve alanına hapsolmuşlukta tüketilmesi. Düşünce üretimi de bir hakikatsizlik tüketimi, eleştirilebilirliğini yitirmiş tüketici idealizm içinde hayatsızlık buluyor. Geçmişte popkültür eleştirisinde söz konusu edilebilecek olanlar, bu gün kültür kurumlarının, üniversitelerin ve toplumsallştırıcı kurum ve yapılara müdahalelerin temel şekillenmelerinde. Maddi yeniden üretim ve iktisadın emek boyutundan ve vatandaşlık hukukundan koparılmışlığında kendisini gösterebilecek bir süreçle karşı karşıyayız.
Adorno ve Horkheimer'i Nietzche’nin hayatsızlık eleştirisi ile buluşturan, postmodern eleştiriyi onların çıkışları ile gözden geçirmemize yol açabilecek olan bir bütünlük kaybı toplumsuzluk, vücutsuzluk, hakikatsizlik, gerçeksiz praksis ile karşı karşıyayız.

4
Bütünlük, tek başına bizim talebimiz olduğunda ontogenetiğin filogenetiği tamiri olarak da anlaşılabilecek bir terapeftik hareket olarak anlaşılabilirdi. Geleneğin tasfiye edilmemişliği, alanların alanlara filizlenebilirliği ile abartılmaması gereken, temellendirici, kurucu görülmemesi şartıyla anlaşılabilirliği olan bir hareket.
Bütünleşmişiği içinde dünyadalık ve dünyalılık kazanmamız, insanlığımızı bulmamız, sınamamız ve başkalarıyla ortaklıklar (yani kişilik kazanma süreçleri) içinde farklılaşma ve ayrışma (yani bireyselleşme kazanma) sosyal, kültürel ve hatta bir biçimde geleneksel de olsa, 'doğal gelen' bir süreçte ve birikegelmiş toplumsallıkta, kendini düzelte(bile)n bir dinamik ve diyalektikte hayat buluyor.
Ontogenetik ve filogenetik arasındaki alışveriş dinamiğin, toplumsallığın, varlığın, gerçekliğin, hakikatin, içinde farklı olunabilirliğin mümkün oluş dünyalarının kimselerin kaçınamayacağı anlamıyla 'doğal hareketlerinde' ve interaktif diyalektiğinde algılanması gereken bir şekillenme, ete kemiğe bürünme.

5

‘İnsan doğası’na bu kadar göndermede bulunulan bir dönemde süreçlerin ‘doğa’sı ve hayat tarzlarının hakikat dinamikleri darmadağın edilmekte. Konuşmanın tamir ediciliğini kabul etsek de, tamir edici toplumbilimlerinin varlığı ve gözlemlenebilecek dağıtıcı hareketlerin bir başka genel bütünlük içerisinde hareket edip etmediği konusunda konuşulması gereken daha çok şey var.



12 Aralık 09